AFFETME, Burcu Altay

Öykü Boyu Önsöz

.“Affetme”, Erbulak Evi, Oyunculuk ve Yazarlık Okulu’na ait Dağhan Külegeç Yayınları’ndan çıkan “Affet Beni” adlı kitapta yer aldı. Ayrıca kitap Storytel’de Uğur Taşdemir tarafından seslendirildi. Dinlemek isterseniz, yazar ve öykü isimleri belirtilmediği, sadece sıra sayısı olduğu için “Affetme” adlı öyküm 63 öykü arasında 14. öykü.

.Öykümü burada paylaşmamın nedenini kısaca anlatmak istiyorum. Arkam bir yazı dağı olduğu halde yazdıklarımı paylaşmak nadiren aklıma gelir. Kendimi bildim bileli ihtiyaçtan, koşa sarıla, zihnimdeki gürültülü kavgayı anlamak ve düzenlemek için yazdım. Kalem kılıç, ben enerjimi kendimle verdiğim amansız savaşlara harcarken yüksek bir vazgeçiş duvarının arkasında birikti yazdıklarım. Bu durumu aşmak üzere motive olma niyetiyle yıllarca değişik yazı atölyelerinde gezindim. Yeşim Cimcöz, Murat Gülsoy, Didem Uslu, Erbulak Evi.

Erbulak Evi, kendi yayınevi olan bir okul olarak her sene öğrencilerinin yazılarını yayınlıyor. Ne güzel, sonunda bir yazımı paylaştım derken, onayım olmadan öyküm üzerinde farklı bir redaksiyon uygulaması yapıldığını gördüğümde çok üzüldüm. Değiştirilmiş noktalama ve virgülleme ile ifade gücü zayıflamış bir halde karşıma çıkmıştı öyküm. Yine de ne olursa olsun Erbulak Evi’ne paylaşmaya doğru itelek yürüyüşümün bir evresinde yanımda oldukları için teşekkür ederim. Aşağıda, öykünün değiştirilmemiş ilk halini bulacaksınız.

AFFETME

Burcu Altay

26 Aralık 2019, İstanbul

26 aralık 2019, Hürriyet gazetesindeki, “İstismara önce 12 Yıl, Sonra Beraat” başlıklı utandıran küçük haber üzerine yazılmıştır.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı Ekran-Resmi-2021-07-11-13.43.59.png

Hiçbir yanıtın teselli bulduramadığı, havada kaldıkça kavurucu bir öfkeye ve suçlamaya dönüşen, gölgesi en parlak gün ışığını bile solduran, kötülüğün çıplaklığına tanık olarak kapkaranlık tünellerden geçmiş her canın ara ara kendini içinde bulduğu boranlı bir okyanus girdabı, bıçak ucu, çark dişi o soru “neden”, küçük çocuğun küçük aklında yankılanıyor, ses zayıflayıp yok olmaya yüz tuttuğunda bir kez daha gürüldüyordu: NEDEN, NEden, neden…

Her şey hep daha kötüye gidiyordu. O üç odalı eski dar eve girip, o loş hüzünle ve yaşayanlarıyla karşılaşsanız, kim daha çok acı çekiyor anlayamazdınız. Peş peşe iki evladını birden kaybetmiş olan anne ile baba mı, küçük çocukla aynı odayı paylaşan hasta yatalak anane mi yoksa herkesten ayrı köşelere pusmuş sessizce kendi içine katlanmış küçük çocuk mu?

Anneyle baba, yemeden içmeden, lösemi hastası iki küçük hastayı hastane hastane gezdirirken, üçüncü bir çocukları olduğunu bile unutmuşlardı. O sıralarda işsiz olan dayının onlara gelip yerleşmesi içlerini rahatlatmıştı bir nebze. Oysa çocuk için durum bambaşkaydı. O okul dönüşü sırf eve gitmemek için sokağın köşesindeki parfümericide oyalanırdı. İlgisini çekmek için anlattığı okuldan anlar, fıkralar dahil tüm o eğlenceli şeylere rağmen, parfümerici onu başından savınca istemeye istemeye eve dönmek zorunda kalırdı. Eve; bir ay önce kalacak yeri olmadığını söyleyerek gelen dayısının o ağır sigara ve sokak kokusuyla salondaki koltuğa yerleştiği evlerine. Hiç kimseye anlatmamıştı dayısının ona yaptıklarını. Dayısı anlatırsa onu ve babasını öldüreceğini söylemişti. İnanmıştı ona. Dayı, “beni baştan çıkardın seni kötü çocuk,” demiş, ne yaptığını bir türlü anlayamadığı halde buna da inanmıştı çocuk, doğası gereği. Kardeşlerinin ölümünün hemen ardından, “iş buldum” deyip çekip gitmişti dayı. Gitmişti, kurtulmuştu. Aylarca devam eden, evlerini kazıp kazıp onu derinlere çeken o korkunç oyunlar bitmiş, utanç çocuğu dev gölgesine saklarken büyümeyi bırakıp donup kalmıştı. Gitmişti ama hiçbir şey daha iyi olmamıştı. Kardeşleri giderken çocukluğunu, dayısı da masumiyetini alıp yanlarında götürmüşlerdi. Sarsıla sarsıla ağlamalar, hıçkırıklar, burun çekmeler, tabak, kaşık, sifon ve ananenin iniltileri hariç ev sesini yitirmişti.

“Güzel kızım, neyin var?” diye sorduğunda annesi, odasının ışığının yanık olduğunu, annesinin gözlerini kamaştıran aydınlığın içinde endişeyle ona bakan yüzünü fark ediverdi.

“Ne oldu anne?”

Uykusunda bağırdığını bilmiyordu. Kâbuslarını biliyordu o. Kendi başına yaşadığı buğulu yalnızlığını, yorganın karanlığında dolaşan kocaman yapışkan elleri, sertliğiyle dehşete kapıldığı erkeklik organını, çıplak bedenine doğrultulan kamerayı, annesiyle babasının çok çok uzaklarda olduğunu biliyordu o. Bir de günden güne eriyip giden kardeşlerini. İyileşmelerini, annesiyle babasının artık üzülmemesini, onlara anlatabilmeyi ne çok istemişti. Kardeşleri de dayı da gitmişti. Annesi ile babası her zamankinden daha da üzgündüler ve o, çocuk aklıyla gizlediği delillerin üzerine vurduğu suçluluk duygusunu ağzına mühür edip evin hangi köşesinde kaybolacağını bilemez halde susarak yaşamayı öğrenmişti. Bilmiyordu geceleri bağırdığını, hiç bilmiyordu.

“Ne olursun kızım, anlat bana. Seni de kaybedemem, ne olursun. Neyin var?”

Ürperiyor çocuk. Seni de kaybedemem! Bu söz ılık ılık sürünerek giriyor kulaklarından içeri. Buz gibi olmuş içini ısıtarak sızıyor yüreğine. Ağlamaya başlıyor. Belki de yıllardır ilk kez. Annesi ona sarılır, onu öpücüklere boğarken, göz yaşlarıyla yıkanarak unuttuğu bir sıcaklıkla kendine geliyor. Kendine. Katıla katıla ağlıyor. Böyle ağlamaya devam etse, annesinin kucağında uyuyakalsa istiyor. Ama annesi onu uzaklaştırıyor kendinden. Yumuşacık sesini duyuyor çocuk:

“Seni çok yalnız bıraktık biliyorum canım yavrum. Neler yaşadın hiç bilmedik. Artık anlat, ne olursun? Ne yaşadın yavrum?”

Çocuk annesine bakıyor. Minik elini annesinin yanağına değdiriyor, parmakları ıslanıyor. Annesinin de ağladığını duyumsuyor derinlere doğru yutkunarak. Onun geri döndüğünü, bir daha gitmeyeceğini anlıyor. Dinleyen ve anlamak isteyen, aklı yerinde, şefkatli bir anneden daha değerli hiçbir şey olamaz bir çocuğun dünyasında. Derin bir soluk alıyor burnundan karnına inen, ağzını açıp ısınmış içinden dışarı bırakıyor, tüm olanların öyküsü de aralık kapıdan dışarı süzülen ıslak paçoz bir kedi yavaşlığında annesine ulaşıyor.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı Ekran-Resmi-2021-07-11-13.43.59.png

Bakın doktor, kızım bana o gece her şeyi anlattı. Sonra babasına da anlattı. Ertesi gün davayı açtık. Şanslı mı? Ne diyorsunuz siz! Vah vah. Evet, anlatması çok değerli. Biz tabii ki ona inandık. Bir aile nasıl inanmaz ki çocuğuna, anlayamıyorum. Kardeşleri hastalanmadan önce çok yakındık biz, her şeyi konuşurduk. Hepimiz çok acı çektik. İki evladımızı kaybettik. O da kardeşlerini, evet. “Hayır dayı, istemiyorum” diye bağırdı o gece, bir tokat gibi, kendime geldim o an, aramızda oluşmuş acıdan bir duvar vardı, eridi gitti, öyle anlattı kızım. Her şeyi, en ince ayrıntısına kadar hatırlıyordu. Evet, muayene edildi. Zorunda kaldık. Defalarca ifade verdi, defalarca! Çok cesurdu. Ama mahkeme günü dayısını gördüğünde birden sessizleşti. Gittikçe içine kapanmasına rağmen hâlâ hatırlıyordu, eminim bundan. Üzerine konuşmuyorduk, on iki yıl hapis cezası bu konuyu kapatıp yaraları iyileştirmeye odaklanmamızı sağlamıştı. Ne? Destek mi? Hayır destek almadık. Bilmiyorduk. Keşke. Keşke. Sonra itiraz edildi, ceza kalktı, o aşağılık herif, benim kardeşim, beraat etti, serbest bıraktılar. Neden iki sene sonra konuştu çocuk, dediler. O ne bilir haklarını, çocuk bu tip şeylerin yanlış olduğunu bile bilmez, dediler. Savunmaya bakın! Öfkelendik tabii, hatta çıldırdık. Kızım sessizdi. Gece ona iyi geceler dilemek için odasına girdiğimde tir tir titriyordu. “Annee,” dedi, gözlerinden yaşlar yuvarlanıyordu. Şöyle dedi, “Ben… ölmek istemiyorum. Babamın da ölmesini istemiyorum. Benim yüzümden. Benim… Anneeee…” Sesi, o tiril tiril zayıfcacık sesi, hâlâ kulaklarımda. Onu suçlayan kimse yok ki, nasıl suçlar kendini, nasıl? Tehdit etmiş, suçlamış, evet. Ama akıl var mantık var. Biliyorum, o henüz çocuk. Şimdi sekiz. O zamanlar altı. Eşim ve ben tüm gece sarıldık, konuştuk, teselli ettik. Öyle kolay mı ya öldürmek, kızımı, babasını, kolay mı! Suçlunun kim olduğunu herkes biliyor. O pislik suçunun sorumluluğundan kaçarken benim kızım kendini suçluyor. Kat kat battaniye altında tir tir saçları okşanarak göz yaşları içinde uyuyakaldı yavrum. Ertesi sabah uyandığında neşeli bile sayılırdı. Akşama doğru anladık. Dayısıyla ilgili hiçbir şey hatırlamadığını. Bunu bana açıklamanızı istiyorum doktor, lütfen söyleyin, neden, neden unuttu? Neden hatırlamıyor? Dayısını tekrar görürse ona hiçbir şey olmamış gibi mi davranacak? Hiç anlatamadan unutanlar mı var? Yaşamaya devam edebilmek için demek. Yaaa. Tüm hayatları ve ilişkileri etkileniyor yani. Büyüseler bile. Korkunç bişi bu. Nasıl ama? Yani, Neden? Kötülüğün nedenini anlamaya çalışmanın hiçbir yararı yok, peki, evet, katılıyorum. Evet, çocuğu dinlemek önemli. Böyle bakınca şanslıyız, haklısınız. İnşallah doktor, inşallah. Tamam, hemen başlayacağız. Sağ olun var olun. Arayacağım. Hemen, bugün.

Bir cevap yazın