AUROVILLE, 2. Bölüm: 50. YIL KUTLAMALARI ve SONRASI


50. yılın dolduğu gün olan 28 şubat 2018, sabah 4’te kalkıp Sihka ile birlikte uyku mahmuru, merak içinde, üzerindeki çiği sildiğimiz soğuk motorumuza yerleşiyoruz. Matrimandir’in bahçesindeki büyük buluşmaya gidiyoruz. Henüz hava aydınlanmamış. Motor sesleri sabahın karanlığında uyanmaya çalışan aslan yavruları gibi bağırıyor, far ışıkları insanların, ağaçların üzerinde dolaşıyor. Görevliler tarafından yönlendirilerek bitişik nizam park edilen motorlardan dökülen insanlarla, yürüyerek gelenlerden oluşan sakin bir kalabalık, Matrimandir’in bahçesine girmek üzere sıra olmuş sükut-u akış içinde ağır ağır ilerliyor. Kalabalıklarda alışık olmadığım bir ahenkle, sessizce giriyoruz bahçeye. Etrafı çiçeklerle süslenmiş amfi-tiyatro sahnesine büyük bir çanak yerleştirilmiş. Çanağın içinde şekilden şekle koşan büyük bir ateş yanıyor. Halka halka yükselerek sahneyi çevreleyen oturma yerleri çoktan dolmuş. Daha arkalarda çimenlerin üzerine geniş brandalar yaymışlar. Tanımadığımız insan kalabalığıyla birlikte sessizce brandalara doğru yürüyoruz. Rengarenk giyinmiş bu kara, bronz, sarı ve beyaz tenli kalabalık, aidiyet sorgusunu kovalıyor ortamdan. Kapladığımız küçük alandan güç bulan kendine has varlığımızla, merak içinde brandalardan birinin köşesine yerleşiyoruz. Sihka yanımda oturmuş anlamaya çalışarak etrafına bakıyor. Ne yapacağımızı sorup duruyor. Tek bildiğim Auroville’in 50. yıldönümünü kutlamak için bir araya geldiğimiz ve bir Su Seremonisi yapılacağı. Uzun bir süre geçiyor. Binleriz, hepimiz tek tek apayrıyız, gel gör ki sebat içinde tek vücut oturuyoruz. Ara ara bir öksürük, havlama ya da çocuk sesi duyuluyor. Arkada ateşin çıtırtısı. 

Auroville’in kalbi ve bilgelik sembolü Banyan Ağacı, birliğin simgesi Kutsal Kap ve dev ateşin dansıyla kıpır kıpır parıldayan Matrimandir tarafından kucaklanıp kutsanırken, karanlığın aydınlığa kavuşmasını izliyoruz. Uykulu ve saygılı bir beraberlik içinde düşünceli bir uyanışa doğru evriliyoruz. Sihka sessizce seyrediyor, sormayı bıraktı, birimiz diğerinden daha fazla bir şey bilmiyor anladı. Annesi de şimdi biraz çocuk. Bize ait olanı kabullendi. Bizim haricimizde olan biteni ise hala anlamaya çalışıyor, gören bakışlarıyla insanları, ifadeleri, sessiz saygılı duruşları araştırıyor. Sabrına hayranım yavrum. Diğerlerini bilemem ama benim en büyük şükranım onun bu sessiz saygıyı anlama çabasına. Eminim benim gibi hisseden anneler babalar doludur şu koca kalabalıkta. Az ötede beyazlar giymiş batılı beyaz bir anne ve 5-6 yaşlarındaki oğlunu görüyorum. Çocuk annesinin kucağına yatmış, uyuyor. Sihka’ya bakıyorum. İyiden iyiye akışa bırakmış kendini, sessizlik içinde birlikte görülen bir rüyanın parçası olmuş. Sonunda o da kıvrılıp başını kucağıma bırakıyor. Gözleri kapanıyor. Eli elimin içinde bir süre yattıktan sonra gözlerini açıyor, dayanamayıp doğruluyor. Bir türlü inanamıyor, merak içinde, bunca insanın sabahın köründe uyanıp buraya gelmesine ve hiçbir şey yapmadan, konuşmadan, ateşin çıtırtılarını dinleyerek sessizce oturmasını nasıl yorumlayacağını bilemiyor. Güneşin yaklaştığını haber veren loşlukta sakin bir kadın sesi dolaşmaya başlıyor. Ses, Auroville’in 50. yılını kutlamak için, çağrı üzerine dünyanın 320 farklı yerinden getirilen suların karışarak dünya üzerinde özlenen birliği sembolize edeceğini söylüyor. Sonra insanın ruhunu alıp göklerde dolaştıran yumuşacık bir müzik duyuluyor. Ateşin çıtırtılarına eşlik eden flüt ve keman sesine insan sesi karıştığında, aydınlanan havanın yardımıyla koroyu fark ediyorum. Koroyla işaret alan çocuklar geliyor sahneye, ellerinde su solu küçük kaseler ve su damlası şeklinde pankartlarlar. Sahnede, ortasında küçük kristal bir top duran dev bir çanak daha var. Çocuklar ikişer ikişer yürüyor, biri taşıdığı kasedeki suyu çanağın içine dökerken, diğeri suyun hangi ülkeden geldiği yazan pankartı sahnenin önüne bırakıyor. Seremoni 40 dakika kadar sürüyor. Sihka kah kucağıma yatıyor, kah kalkıp seyrediyor, kah sabırsızlanıyor, yine de merakının hiç sönmediğini görmek büyüleyici. Sihka olmasa bu ânı benliğimin dehlizlerinden dürbünle seyreder gibi yaşardım. Şimdiyse onun bakir merakı, çocuksu heyecanı, koşulsuz şartsız sorularıyla yaşıyorum. “Bir bebek istiyorum, bir çocukla büyümek, yaşamı yeni baştan keşfetmek,” dediğim günü hatırlıyorum, Kararımdan dolayı kendimi kutluyorum, kim bilir kaçını defa.

Seremoniden sonra odamıza dönüp uyumayı deniyoruz. Yatakta göz göze geliyoruz. “Çok saçmaydı anne,” diyor oğlum. Su seremonisi hakkında konuşuyoruz biraz, insanların yanlarında getirdikleri suların ne anlam ifade ettiğinden.

“Hiçbir şey olmadı ama,” diyor. “Ne olmasını bekliyordun?” diye soruyorum. Düşünüyor. Çatık kaşlı sevimli yüzünü çevreleyen dalga dalga saçlarını seviyorum. Anlayamadığı şeyler var. İfade edemiyor. Ama ben onu anlıyorum. Kreşendo yoktu gösteride. Ânın cılkını çıkararak ne varsa pazarlayıp alkış tutan, olduğundan daha şaşalı gösteren hiçbir çaba yoktu. Birlik ve beraberliğin kutsallığına olan inançtan ve buna dair gösterişsiz, şovsuz bir arada duruştan başka hiçbir şey. Tıpkı 50 yıl önce dünyanın değişik yerlerinden gelen toprağın karıştırılması gibi dünyanın farklı yerlerinden salgılanmış sular karıştırılıyor. Bunun anlamını idrak edemeyen küçük insanıma bugün saçma gelen bu duruş ve derin eylem, eminim ileride ona farklı şeyler hatırlatıp bugünü çağrıştıracak. Hatırlayacak mı acaba? Yaşam ve dünya hakkında bildikleri, seremoniyi değerlendirirken onu fazlasıyla batılı kılıyor. Onun alışık olduğu yaşam (yani batı), insan denen meraklı canlıyı, yüzeye dair mutluluklar cümbüşünde heyecandan heyecana sürükleyerek hırpalarken, çocukları da bu izdüşüme ait mutluluk beklentileri içinde büyütüyor. Elbette batı bizleriz, benim. Kimi zaman, iki gün sonra kırılıp atılacak popüler bir oyuncağı aldığımda, yavrumun yüzünde gördüğüm mutluluğun kısacık ömrüne aldırmamak, anın tadını çıkarmak için kendini zorlayan anneyim. Sihka aynılık ihtiyacı içinde yalvardığı zaman, başkaları ne yapıyorsa, ne kadar ara sıra desem de sıklıkla yapmak durumunda kalanım. Belki ben biraz eğreti bir anneyim batıda, yamalarla dolu, yavrusuna keyifli gelen çoğu şeyde yüzündeki ifade biraz buruk, çelişkiler içinde, aykırı. Bu anlamda burada ne kadar rahatladığımı anlıyorum birdenbire. Benim için rahatlama olan bu durum Sihka için can sıkıcı elbet. Onu anlıyorum. Geldiğimizden beri her yerde oyuncak arıyor. Ben tüketimi özendirmeyen bu yerde rahatlarken, oğlumun Auroville’de hiç oyuncakçı olmadığını fark ederek üzülüşünü hatırlıyorum. Teknolojik harikalar ve yapay renklerden plastik bir dünya var olmadan önce nasıl yaşadığımıza dair tüm bilgi genlerimizde mevcut diyen öğretilere inansam da, bu diplere itilmiş, gömülmüş bilgiyi hiç bilmeyen bir çocuğa nasıl anlatırsın? Sihka düşünceler içinde uyuyakalıyor. İçimde bir yerlerde var diye sevindiğim ilkel bilgilerimi düşlüyorum bir süre. Şimdi çocuklar için olan programları keşfetmeli ve harekete geçmeliyim. Gelmeden önce yaptığım araştırmalar sonucu, misafir çocukların Auroville’i tanımaları ve yaşamaları için oluşturulmuş Genç Eğlendirme Programı (YEP, Youth Entertainment Program) için Mirabella ile mailleşmiştim. “Geldik, buradayız,” demeli.

Kalkıp Mirabella’e mail yazıp yolluyorum. Sessizlik içinde otururken, Matrimandir’e gidip meditasyon yapmak istediğimi fark ediyorum.

Öğleden sonra, Matrimandir’e gitmek, o büyülü salonda meditasyon yapmak için Ziyaretçi Merkezi’ndeki (Visitor’s Center) randevu odasına tırmanıyoruz. 10 yaşından küçük çocuklar için haftanın bir gününü belirlemişler. Sadece salı günü Sihka ile birlikte gidebiliyorum. Oysa bugün çarşamba, salı yeni geçmiş. Hindistan’a birlikte geldiğimiz grubu düşünüyorum. Belki Sihka’yı 1-2 saatliğine onlara bırakabilirim. “Gidemezsem ne olur?” diye soruyorum. “Bir şey olmaz, bir daha randevu alırsınız,” diyor görevli. Yarın sabah için randevu alıyorum. 

Grubumuza sorduğumda kimse bir yanıt vermiyor. Aralarından bir erkek sessizliğe anlam veremeyen kaçıngan bir sesle, “Bakarız elbette,” diyor. Bakarız! Randevu saatimi söylüyorum. “Matrimandir’in bahçesinde birlikte vakit geçiririz,” diyor aynı kişi. Aralarından bazıları da randevu almış, zaten Matrimandir’e gireceklermiş ertesi sabah. Sevinemiyorum, o benim canım çocuğum, kimsenin onunla zorunda olduğu için vakit geçirmesini istemiyorum. Tuhaf bir sessizlik, soğukluk. Sabah hiçbiri yok ortalıkta. Whatsapp grubumuza bakıyorum. Gün içinde olacak onlarca programın saatiyle yeri paylaşılmış ama ne yapmaya karar verildiği ve yapılmakta olduğu ile ilgili hiçbir şey yok. Seremoni sabahı olduğu gibi nerede oldukları hakkında hiçbir fikrim yok. Neredesiniz, diye yazıyorum boşuna. Yazarak paylaşmaktan çok yüz yüze program yapıyorlar ve ben asla yakalayamıyorum. Şu ana kadar çok önemsememiştim. Sihka ile birlikte, grubumuzun da kaldığı misafir evinin restoran masalarından birinde oturmuş kahvaltımızı ediyoruz: O papayalı yoğurtlu müslisini yiyor, ben Masala çayımı yudumluyorum. Çay boğazımdan geçmiyor bir türlü. Grubumuzu derleyen arkadaşımın, buraya gelmeden çok önce anlattığı bir hikayeyi hatırlıyorum. Ortak tanıdığımız iki çocuklu bir anne ile gelmiş Auroville’e. “Kendimi buluyorum,” diyor, atölyelere katılmak, Matrimandir’e gitmek için çocukları sürekli ona bırakıyormuş, isyan etmiş. Şimdi anlıyorum bunu bana anlatma nedenini. Grubumuzun tek çocuklu kadını olarak bu konuda uyarılarla mesafeli durulduğumuzu fark ediyorum acı acı. Gitmiyoruz Matrimandir’e. YEP başladığında Sihka tüm gün meşgul olacak, o zaman giderim. 

Auroville’i duymama ve gelmeme vesile olan mesafe sebebi arkadaşımın, gülümseyen güzel yüzünün ve arketipi kraliçe olan şifacı kimliğinin altında en az benim kadar yaralı bir kadın var. Yine de hiçbir şekilde yakın değiliz birbirimize. Önümüzdeki günler içerisinde beni grubun akışına uymadığım için eleştirmeye başlıyor. Elimden geldiğince oluşturdukları programı takip etmeye çalışsam da, aralarındaki tek kesesinde yavrusunu taşıyan yalnız ebeveyn olarak, onları hiç ilgilendirmeyen çocuk odaklı programları takip etme ihtiyacıma karşı duyarsızlıkları, dahası çocuğumla ilgili sorumluluğu paylaşmak zorunda kalma endişeleri hakkında hiçbir şey söylemiyorum. Bu tartışılacak bir konu değil, buraya ne çocuğumun elinden tutup çekiştirerek birilerinin peşinde dolaşmaya ne de çocuğumu başımdan atmak için birilerine bırakıp kaçmaya geldim. Bu harika yeri keşfetmekten, mümkünse biraz şifa bulmaktan öte bir arzum yok. Kalbim kırılıyor. Birlik ve beraberliğin öğretildiği bu ütopik yerde beni saçma bir aidiyete zorlayan eleştirilere kulağımı tıkıyorum. Uyum, aidiyet… Bugün değil!

Hayatım boyunca hiç motor kullanmadığım, kullananlara da kuşku ile baktığım halde gelir gelmez bir motor kiralamıştım. Benliğime yapışmış sevmediğim yönlerimden kurtulmak istercesine değişime açığım bu özgür yerde. Auroville’in yaygın ulaşım aracı olan bu çılgın aleti kullanmanın ne kadar kolay ve keyifli olduğunu öğrenerek kanatlanıyorum. Roma’dayız, bir roman gibi davran! Ne güzel deyim. Gezmenin, farklı kültürleri keşfetmenin, denenmiş, lezzetine veya işlevselliğine karar verilmiş her şeye çarçabuk adapte olabilmenin tadı. Değişik kültürler, farklı alışkanlıklar… Şu anda ve burada, benim için bu bir motor. Müthiş keyifli. Tüm Auroville tekerlerimizin altında, oğlumla tiril tiril uçuşuyoruz.

Gün boyu grubumuzla birlikte hareket etmek yerine gelmeden önce araştırıp not aldığım yerleri arıyor, etrafı keşfediyoruz. Kafe, restoran ve misafir evlerinde, üzerlerinde atölyeler, eğitimler, gösteriler hakkında duyuru ve broşürler asılı panolar var. Yapılacak çok fazla şey var. Tanıdıkça seçmeyi öğreneceğimizi umuyorum. 

Gelmeden önce Auroville’in Müzik Aletleri ve Araştırma Merkezi Svaram‘ın bir ay sonra yapacağı “Sesle Şifa Eğitimi”ne kayıt yaptırmıştım. Yazışmalarımız sırasında Sihka’dan bahsetmiş, ben eğitimdeyken onun neler yapabileceği üzerine fikirlerini sormuştum. Eğitimin olacağı Adishakti Tiyatrosu’nun hemen yanında Kalarigram diye bir yer olduğunu, burada Hint dövüş sanatı Kalaripayattu eğitimi verildiğini, Sihka’nın bu eğitimlere katılabileceğini yazmışlardı.

Sihka’nın kolları belimde uçuşarak ilerlediğimiz sokak genişliğinde anayol, ormanın içinde traşlanıp asfaltlanmış kıvrımlı, iki araçlık ince bir çizgi. Hiç dinmeyen ormanlar insan eli ve çabasıyla yoktan var edilmiş. Kalbim alışık olmadığım bir hayranlıkla doluyor ne zaman bunu düşünsem. Adishakti ve Kalarigram, Auroville’in dış çemberinde, haritaya göre merkezden çok da uzak görünmüyor. Ama nedense git git bir türlü varamıyoruz. Hayranlık da bir yere kadar. Doğru yolda olduğumuzdan şüphe duymaya başlıyorum. Tam geri dönmek üzere frene dokunduğum an Sihka bağırıyor, “İşte!” Sihka sanki bağırmamış, sessizce alnıma dokunmuş da üçüncü gözüm açılmışçasına az ilerideki tabelayı görüyorum. Sade, güçlü bir tabela. Tek kelime: Adishakti. Geceleri uyumadan önce, ertesi güne dair araştırma ve bilgilenme için ayırdığım teknoloji zamanımda bu kelimenin anlamına bakmıştım. Adishakti: En ilkel ilk güç. Atalarımızla organik bağlantımız, diplerimize gömülmüş bildiklerimiz. Aynı zamanda yaratıcılık, denge ve tamamlanma getiren bir mantra olarak kullanılıyor. Ne harika vaatler. Biraz da farkındalık ve şefkat ekledin mi ihtiyacım olan her şey belki de. Geldiğim yerde bu kelimeleri aramak için bir iki saatlik atölyelere katılırsın, burada her yerdeler.

Adishakti’nin büyük demir parmaklıklı kapıları açık, içeride hintli bir adam görüyoruz. Kalarigram için biraz daha gidip ilk sağa dönmemizi söylüyor. Öyle yapıyoruz. Motoru park edip bahçeye giriyoruz. Kimse yok. İçerilere doğru gidince ileride bir çardağın altındaki masalardan birinde oturan sarili hintliler görüyoruz. Biri kalkıp yanımıza geliyor. Anlatıyorum. Bizi Guru’nun yanına götürüyor. Guru, tek katlı sarı badanalı bir evden çıkıyor ve işaretiyle hep birlikte sandalyelere oturuyoruz. Neredeyse yaşlı bir adam. Üstü çıplak, altında hafif tombullaşmış göbeğini açıkta bırakan krem rengi lungi var. Kendinden emin ve rahat duruşuna bir parçacık, “Sizi batılı kurabiyeler,” diyen bir alaycılık süsü eşlik ediyor sanki. Oğlumu bu adamla yalnız bırakma düşüncesi beni rahatsız ediyor. Zihnimi okumuş gibi, “Grup dersi, onun için iyi,” diyor. Sonra Sihka’ya bakıyor, “Yarın akşam beşte gel.” Sonra kalkıp içeri gidiyor.

Akşam, Deepanam İlkokulu’nda, öğrencilerin oynayacağı bir tiyatro gösterisine gidiyoruz. Saat 20:00’da başlıyor gösteri. Kararmaya yüz tutmuş akşamın içinde doğru sapağı bulsak da ilerisini çıkaramıyorum. Gösteriye gittiğini tahmin ettiğimiz motorlu ailelerin peşine takılarak bir ağacın yanından dönüyor ve azıcık ileride saklı bir geçitten geçerek Deepanam İlkokulu’na varıyoruz. Kendime biraz daha fazla güvensem, böyle bulmaya beş kala, bulamayacağım duygusuna kapılmaktan kurtulur muyum acaba? Diğerleriyle aynı yere park edip takip ediyoruz. Çapından yükselen yarım küre şeklinde kırmızı toprak bir yapıya doğru yürüyoruz. Kürenin aralanmış kabuğundan içeri girip kısacık dar bir koridor ve Deepanam Amfi tiyatrosu. Yarım daireye yerleşmiş sahnenin üzeri kapalı, gerisi açık hava seyirci alanı. Bir duvarında iki kenarındaki dolap kapakları örtüldüğünde kilitlenip saklandığı belli olan bir piyano var. Sihka hemen piyanoyu gösteriyor, heyecanlanıyoruz. “Belki buraya gelip çalabiliriz,” diye fısıldıyor bana. Müzikle bağının hiç kopmamasını dileyerek, “Evet,” diyor ve tek kolumla hafifçe oğluma sarılıyorum. Seyirciler için tasarlanmış baklava şeklinde oturma yerleri yukarı doğru yükseliyor. Her baklavanın üzerine bir iki minder bırakılmış. Birine üç kişi sığışmış; biri duvar dibi köşesine çekilip dizlerini çenesinin altına kaldırmış kollarıyla bacaklarını sarmış, ikisi onun önünde. Hayatım boyunca gördüğüm en ilginç sahne ve salon. Oyun harika, çocuklar çok çalışmışlar. Rollerine hakim, keyifle oynuyorlar. Müziğin oyuna katıldığı anlar çok anlamlı, keyif verici. Sahnedeki ten renginin çeşitliliği gibi müzik de doğu ve batı ezgilerini harmanlamış kısa parçalardan oluşuyor. Hiçbir şey bangır bangır değil, sesler tam olarak olması gerektiği gibi, net, doğal ve bozulmamış; ne bir cızırdama ne de kulakları yoran bir aşırılık var. Çocuklar bazen İngilizce bazen Fransızca konuşuyorlar. Her şeyi anlayamasak da baştan sona ilgiyle izliyoruz. İzleyiciler arasındaki bazı çocukların Sihka’yı gözleriyle süzdüklerini görüyorum. Sihka da çaktırmadan onları inceliyor. Yaş 8. Şöyle üç dört sene önce olsa konuşmaya başlamışlardı.

Gece yatmadan önce mesajlarıma bakıyorum. Avea-Hindistan hattıma YEP’ten bir mesaj geldiğini görüyorum. Her gün Auroville’in farklı yerlerinde farklı şeyler yapılacakmış. Programın ilk günü için, sabah 8’de Gençlik Merkezi’nde (Youth Center) beklendiğimizi öğrenerek heyecanlanıyoruz. Sihka, termos, mendil, kalem ve küçük bir not defteri koyduğu sırt çantasını hazırlayıp yatıyor.

Bir cevap yazın