AUROVILLE, 3. Bölüm: SİHKA ile AYRI bir GüN


Sihka için arayış halinin dindiği bir güne uyanıyoruz. Erkenden kahvaltımızı edip ‘Gençlik Merkezi’ne doğru yola koyuluyoruz. Kaldığımız misafir evine göre Auroville’in öbür tarafında kalan merkezi bulmamız zaman alabileceği için erkenden. Daha önce bir kere gitmiştik, bulabilmek için yeterli değil! 3 dönüm araziye serpiştirilmiş, başka hiçbir yerde göremeyeceğiniz türden, çerden çöpten yapılmış dev oyuncaklarla dolu keyifli bir alan. Amatör işi orijinal oyun öğelerinin her birine bir isim takmıştık: Ortasına gidip bağlandıktan sonra tepe taklak döndürüldüğün, iç içe geçmiş metal halkalardan oluşan ‘Altüst Et Beni Küresi’, iki tarafından ağaçlara bağlanmış ve üzerine binince ileri geri çılgınca sallanabildiğin ‘Teneke Bufalo’, etrafına oturanlar tarafından döndürülen rengarenk ‘Baş döndüren Masa’, metal borularından doğal malzemelerden yaratılmış ses aletleri sarkan dome iskeleti ‘Gir İçime Çal Beni’… Hepsi gönüllü büyüklerin yardımıyla gençler ve çocuklar tarafından yapılmış. Ağaç evler, oyun alanları, çardaklarla dolu bu sade eğlence merkezinde haftanın belli günleri pizza yiyip, müzik yapıp dans ve sohbet etmek, tezgah açıp el ürünleri satmak için toplanılıyor; ya da YEP gibi genç programları için.

Bulmak kolay olmuyor. Auroville’in olduğundan daha büyük ve karışık geldiği günlerdeyiz. Kağıt üzerinde inceleyip durduğumuz haritanın zihinlerimizde canlanmadığı yeni yetme günler. Ucu ucuna yetişiyoruz. Sihka heyecanlı. Yanağıma hızlı bir öpücük kondurup koşarak gidip gruba katılıyor. Yanlarına gidiyorum. İki genç Hintli kadın ilgileniyor çocuklarla. Mirabelle’yi soruyorum. Bir tanesi, öğleden sonra geleceğini, atlarla ilgilenmek zorunda kaldığını söylüyor. Öğlen 1’de gelip oğlumu alabileceğimi ekliyor ve göğsümün içine sokup karıştırdığı çomağını içimde bırakıp umursamazca çocuklara dönüyor. Sihka eliyle, git git, diyor. Mirabelle’nin olmaması canımı sıkıyor. Sihka çocuklarla sessiz bakışmalara başladı bile. Mirabelle’yi ne kadar tanıyordum ki bu kadınlara güvenmeyecektim. İki Hintli genç kadın ve 10 çocuk. Tam ayrılacakken çantamdan defterimi çıkarıp gelişigüzel bir sayfanın köşesini yırtıp üzerine telefon numaramı ve Sihka’nın adını yazıyorum çalakalem. Sarsak adımlarla yaklaşıp az önce benimle konuşan Hintli kadının eline tutuşturuyorum. Tek kaşını kaldırarak kağıda bakıp cebine koyuyor. Bana bakmıyor bile. Çocuklarla konuşmaya devam ediyor. Sihka ayrılamadığımı fark etmiş, elini motora doğru sallayarak bir kez daha git diyor. Küçük bir öpücük uçuruyorum ellerimle koruduğum üfürüğüme bindirip. Ayrılıyorum.

Motorumun üzerinde yavaşça ilerlerken bir anda ne yaptığımın farkında olmadığımı anlıyorum. Nereye gittiğim hakkında hiçbir fikrim yok. Sihka odaklı düşünmek, aramak ve davranmaktan başka bir şey yapmayı unutmuş gibiyim. Can dostumun sözleri geliyor aklıma, “Çocuklarımız için onca şey yapıyoruz ama en önemli şeyi, örnek olmayı unutuyoruz. Kendimiz için ne yaptığımıza ve nasıl yaptığımıza çok daha fazla önem vermeliyiz.” İki yalnız anne, hem anne hem baba hem bu çağda hem… Kendimi için bir şeyler yapmak istiyorum ama ne?

Üzerime yapışmış hüzünden kurtulmalıyım önce. İlk büyük özgürleşmemi sağlayan üniversitedeki en iyi arkadaşımın, çok mutluyken bile bir parça hüzünlü göründüğümü söylediği geliyor aklıma.

Ah eski dostlar, şu anda yanımda olmanızı isterdim. Çocuğumdan ayrıldığım an kendimi boşlukta buluverdim. Bugüne kadar kendim için ayırdığım tüm vakti hiçbir şey yokken bile perişan yüreğimi, beni acımasızca eleştirip yalnızlaştırmaktan vaz geçmeyen zihnimi iyileştirmek için aranarak geçirdim. Her şey yolunda görünürken bile hissettiğim iliklerime dek işlemiş sefillikten ne zaman kurtulacağım ben?!. Bu şekilde yaşayıp ölüp gitmek istemiyorum. Bu acı dinmeli, yepyeni bir dönem başlamalı ve öleceğim gün iyi ki diyeceğim bir hayatım olmalı.

Güzel şeyler yaşadığım zamanlara rağmen acının sınırının olmadığını, daha çok ve yoğun acılar çekilebildiğimi her anladığımda bir kez daha hayal kırıklığına uğruyor, sonsuz bir düşüşte tutunamadan yanlış yöne doğru yol alıyordum. Tek tesellim bir gün bu düşüşten kurtulmak, tutunmak, tırmanmak, düze çıkmak ve silkelenip beni neyin bu düşüşe ittiğini anlama arzumdu. Issız, yaralı, büyüyememiş bir çocuk gibi yaşarken Sihka düştü içime. Yaşamanın hiç bilmediğim güzelliklerini tattım onunla. Çocuğuma tutunduğumda kendimi unutuyor oluşum, yalnız kaldığım an koptuğum yerden devam edebileceğimi hiçbir şekilde garantilemiyor. Yavrum hızla büyüyor ve bir gün uçup gidecek. Yapmak istediğim çok fazla şey var, anneyken yapamadıklarım, gidemediğim eğitimler, bitiremediğim yazılar, müzik, yolculuklar, hayalimdeki bahçe… onları yaparım ne olacak, diyorum kendime. Ama hislerim, ya hislerim nasıl işliyor olacak? Ve ben, o zaman geldiğinde, istediklerimi yapacak kadar sağlıklı, güçlü ve keyifli olabilecek miyim? Ya şimdi? Sihka olmasa yapabiliyor muyum sanki? Edindiğim her tecrübe, ucundan tutup bir yerlere getirmek için olağanüstü çaba harcadığım her yeti, öğrendiğim kazandığım her bilgi ve beceri sessiz bir ihanetle beni terkediyor. Hiçbir başarımı tutamıyorum yaşamımda, üst üste ekleyip büyütemiyorum.

Gözlerimi karanlığından dışarı belertip etrafıma bakıyorum. Her yer o kadar güzel ki. Gerçekten kırmızı toprak mıymış buralar hep? İnsan denen canlının yakıp yıkıp yok etmesine, var etmelerinin hep güç ve çıkar odaklı olmasına alıştığımı, şu tertemiz çoşkulu doğanın insan eli olmasının bende yarattığı şaşkınlığı bir türlü sindiremediğimi fark ediyorum. 

Matrimandir’e gitmek, meditasyon yapmak istiyorum. Randevu (pass) almak için Ziyaretçi Merkezi’ne (Visitor’s Center) gidiyorum. Yan yana dizilmiş motorların arasına park ediyorum. Herkes gibi davrandım diye keyif duyuyorum. Ziyaretçi Merkezi, Auroville hakkında hızlıca toplu bilgi edinmek isteyenler için tasarlanmış alabildiüzerime yapışmış hüzünden kurtulmaya çalışıyorum.ğine büyük bir kompleks. Bilgi masası, sergi salonu, film salonu, Misafir Evleri hakkında en güncel bilgilere ulaşabildiğin Konaklama Hizmet Birimi (Accomodation Service), Matrimandir randevu odası, restoranlar, dükkanlar, bir kitapçı, küçük bir amfi tiyatro, bisiklet kiralama ve bolca yeşil alandan oluşan büyük bir kompleks. Favori restoranlarımızdan biri buradaki Right Path Cafe. Kıtır kıtır Puri dışında henüz çok sevdiğimiz bir hint yemeği olmadı ama bu kafedeki Roast Chicken’a bayılıyoruz.

Bahçeye açılan geniş kapışan girer girmez yumuşak bir esinti yüzümü yalıyor ve o sihirli sesi duyuyorum yine. Kafamı kaldırıp renkli cam şişeler sarkıtılmış kocaman ağaca ve devasal rüzgar çanına bakıyorum. “Anne, o seslerin uzaydan geldiğini düşünmüyorsun, değil mi? Yukarı bak, ağaçta kocaman bir rüzgar çanı var.” Sihka’nın buraya ilk geldiğimizde söylediği bu sözleri hatırlıyorum. Kafamı kaldırmış kalın upuzun aluminyum borulardan yapılma hayatımda gördüğüm en büyük rüzgar çanına bakarken, Sihka’nın kulağının benden kat kat üstün oluşunu düşünüp gururlanıyorum. Canım oğlum, diye düşünerek gülümsüyorum, umarım yeteneğini kullanabilir, geliştirirsin, benimki gibi heba olmaz seninki de. Üst kata çıkan merdivenleri çıkıyorum, beni vazgeçirmeye, ait olmadığım inanışlara uymaya çalışmamın saçmalığını zihnime dikte eden küçük şeytanıma rağmen içeri girip üzerinde ismim ile kurallar yazılı sarı kartondan giriş kartından bir adet daha ediniyorum.

Sonra kitapçıdan bir iki kitap alıyorum. Birisi Anne’nin “Tüm Zamanların Hikayeleri” (Tales of All Times), diğer ikisi çocuk kitabı. Right Path Cafe’ye gidip masala çayı eşliğinde biraz kitapları karıştırdıktan sonra yazmaya kaptırıyorum kendimi. Grubumuzun katılacağı yoga seansını kaçırdığımı fark ettiğimde zaten gitmek istemediğimi, yalnız kalmayı özlemiş olduğumu fark ediyorum.

Bir cevap yazın