AUROVILLE, 4. Bölüm: Matrimandir ve Karanlığımdan Kurtulan Işık Huzmeleri

Sihka’yı almaya gittiğimde yüzü çiçekler saçıyor. Çok eğlenmiş, yabancı çocuklarla olmak hoşuna gitmiş. Biraz buruk, seviniyorum. Yarın Sihka Pitchandikulam Ormanında pikniğe gidiyor, ben de meditasyon gününden önce kendimle baş başa bir gün daha geçireceğim.

Akşam, grubumuzla buluşuyoruz Right Path Kafe’de. Aralarından biri, desteğini alamayınca gruptan farklı davranmayı göze alamayan, çok şaşırıyor böyle bir program olmasına ve çocuğumu bırakıp kendi başıma Matrimandir’e gidebiliyor oluşuma. Herkese tek tek haber veriyor, bak gördünüz mü, der gibi. Saçma bir zafer edasıyla oturuyorum masada. “Sihka’yı bize bırak, sen de bi git gir şu Matrimandir’e,” demek zorunda değiller artık. Çocuğumu hiç bilmediğim bu yerde saatlerce (4 saat) yalnız bıraktığım için de olabilir bu şaşkınlık. Bilmiyorum. Hakkımda düşündükleri ile ilgili hiçbir fikrim yok, olmasın. Sihka mutlu, kucağıma oturmuş neşeyle konuşuyor, şarkı söylüyor, sağa sola eğiliyor, diğerlerini göremiyorum, çabalamıyorum, suçlu hissediyorum. Yanlış bir şeyler var ama nerede? Ruhum aşağı doğru çöküyor zafer duruşuma tutunmaya çalışırken. Neden onlardan biri olamıyorum?

Akşam internetten Pitchandikulam Ormanı’na bakıyoruz. Uzak değil, Kuilapalayam’a giderken köprüyü geçer geçmez sola sapıp ormanın içinde bir patikada bir süre yol alacağız. Buluşma noktamız ormanın bağrı.

Diş-çiş-pij seromonimizi yapıp yatağa zıplıyoruz. Beyaz pikeyi üzerimize çekip kitap okuyoruz. Kitapçıdan aldığım çocuk kitaplarından biri, İngilizce. Sihka resimlere bakıyor, ben sesli okuyorum. Başı kolumda uyuyakalıyor. Uykusu derinleşene dek kıpırtısız biraz daha okuyorum yumuşak yavaş bir mırıltıyla. Yorulunca başucumda duran telefona uzanıyorum. Tümata’nın müziklerini açıyorum kısık seste. İlk ayrılığımız başarıyla geçmiş, gün bitmişti işte.

Sabah kahvaltıdan sonra motorumuza yerleşip yola koyuluyoruz. Sihka’yı Pitchandikulam Ormanı’na bırakıyorum.

Sabah yogası yapan bir gruba katılmak üzere Arka Guesthouse’a gidiyorum. Kuş sesleri içinde, barış ve huzur dolu hafif bir yoga yapıyoruz. Öğretmenimiz sanki dünyanın içinden, köklerin tutunduğu bir katmandan çıkıp gelmiş, güneşi ve bizi gördüğü için kutsanmış gibi gülümsüyor.

Sihka’yı almaya gittiğimde yüzü yine çiçekler saçıyor. Ormanda oyunlar oynamışlar, heyecanla anlatıyor. Kaybolduğunu sanmış, tam o sırada Fransızca konuşan sarı saçlı çocukla karşılaşmışlar. Hiç konuşmaları gerekmemiş, işaretleşerek anlaşabiliyorlarmış. Öğretmenden saklanmışlar, sonra birden ortaya çıkıp…

Akşam yemeğini sessizce grubumuzla birlikte yiyoruz. Odamıza dönüp diş-çiş-pij seromonimizi yapıp yatağa zıplıyoruz. Beyaz pikeyi üzerimize çekip kitap okuyoruz. Aynı kitap. Sihka resimlere bakıyor, ben sesli okuyorum. Başı kolumda uyuyakalıyor. Uykusu derinleşene dek kıpırtısız biraz daha okuyorum yumuşak yavaş bir mırıltıyla. Yorulunca başucumda duran telefona uzanıyorum. Tümata’nın müziklerini açıyorum kısık seste. İkinci ayrılığımız başarıyla geçmiş, gün yine bitmiş.

Yarın Matrimandir günü. Bugüne dek meditasyonla ilgili öğrendiğim her şeyi, sadece bu iş için tasarlanıp binbir el, kalp, cep, emek yükselmiş kutsal bir yerde yapacağım. Kayıtsız bir heyecan içindeyim, çelişkilerle dolu bir umuda tutunarak Sihka’nın yanına uzanıyorum. Yarın…

Bir ses fısıldıyor içimde, “Bir meditasyon seni ne kadar değiştirebilir ki?” Tümata Gökçedere buluşmalarından birinde, Sema ile zihnimin derinlerine doğru döne döne ilerken karşılaştığım kapının ışıltılı tokmağını tutup çevirdiğim an duymuştum aynı sesi, “O kapıdan girince ne olacağını sanıyorsun ki?” Dönüp baktığımda kendimi görmüştüm, taşlı simli işlemeli yüksek arkalıklı bir tahtta oturuyor ve eli tokmakta olan kendime gülüyordum. Dışarıdan, bir başka kendilikle bakmıştım tahttakine ve kapıdakine. Tam olarak inanmıyor olsam gerek, meditasyona, semaya, tasavvufa, kendime… Hiçbir şeye mi inanmıyorum? Tam inanmak nasıl bir şey ki? Ses?

Sabah kahvaltıdan sonra motorumuza yerleşip yola koyuluyoruz. Sihka’yı Sharnga Guesthouse’a bırakıyorum. Ormanda dolaştıktan sonra atlarla ilgileneceklermiş bugün.

İçim tiril tiril, Matrimandir’e doğru rüzgarı yararak uçuşuyorum. Titrek adımlarla güneşin parlattığı altın küreye yaklaşıyorum. İçeri girerken, daha o anda içimde bir şeyler değişmeye, açılmaya başlamış, upuzun zamandır maruz kaldığım kavurucu çöl güneşinden kurtulup serin gölgeye sığınmışım gibi bir duyguya kapılıyorum. Beyaza bulanarak su şırıltıları içinde ağır ağır asma spiral yoldan yukarı yürüyorum. Daha odaya girmeden zihnim göğsüme doğru çekilmeye başlıyor. En üste varıyorum. Kapıda sessizlik sözünü vere tuta gülümseyerek yol gösteren bir kadın var. Sessiz, beyaz, mahçup içeri giriyorum. Kristal küreyi rahatça görebileceğim yakın bir mindere oturup bağdaş kuruyorum. Tepedeki yuvarlak pencereden inen ışık, kristal kürenin üzerine renk huzmeleri düşürmüş. Kıpırtısız seyrediyorum. Nefesim yavaşlıyor. Huzmeler peş peşe menevişlenerek, bütünün bölünmüş parçalarını tek tek onurlandırmamı söylüyor bana. “Onurlandır bizi. Hadi.” Yavaşça gözlerimi kapatıyorum, bayılıyor gibi, içime doğru düşüyorum, bir kat daha kapanıyor gözlerim. Uzay boşluğunda karanlığı kuşanarak yavaşça dönüyor, zihnimden boşalan dalgalarda yuvarlanıp uçuyorum. Üzerimden renk renk huzmeler çıkıyor, dört bir yana dağılıyor, uçları karanlığa doğru uzanıp yok oluyor. Çekiştiriliyorum. Bilincimin alt katmanlarına sızıyorum. Karanlıklar arasında, çatlaklardan sızan zift gibiyim, iyice ağırlaşıyorum. Başım arkaya düşecek gibi olurken birden zihnime görüntüler doluşmaya başlıyor. Kol bacak derken pornografik görüntülerle doluyor karanlığım. İniltiler ve görüntüler arasında huzmelerden biri tarafından çekilip alınıyorum, bir delik açılıyor, mavi bir huzme olup gövdelerden uzağa dışarı uçuyorum. Sonra yine içeride buluyorum kendimi. Bir başka huzme beni dışarı çıkarıyor. Bu kez kırmızı. Ama yine içerideyim, yine dışarıdayım. Renk renk fışkırıyorum dehşetimden, tekrar tekrar içeride buluyorum kendimi. Başa çıkamıyorum, midemden göğsüme, oradan zihnime fırlayan külçe gibi korkunun alnıma vuruşuyla gözlerimi açıyorum. Tepedeki yuvarlak pencereden içeri giren ışığın artık küreye çizgi çizgi düşmediğini, küreyi sadece tatlı tatlı menevişlendirdiği görüyorum şakınlıkla. Tuttuğum nefes kızarak beni terk ediyor. Suç, utanç, kahrolma, ıstırap ve aniden her şeyin son bulmasını isteyen bir inleme sesi ağzımdan dışarı sürünerek kulaklarımdan girip kalbime düşüyor. Yeni bir nefes alıp veriyorum. Ancak kesik kesik, küçük nefesler, ciğerim yırtılıyor. Gözlerimi kapatıyorum tekrar. Bir daha da açmıyorum. Açmayacağım. Buradan bu şekilde çıkmayacağım. Böyle yaşamaya devam etmeyeceğim. Biliyordum hepsini, hep oradaydılar. Onlar benim içimdeydi ama ben orada değildim. Neydi bunlar? Bana ne oluyor? Şimdi, burada, tüm yaşam enerjimi soğuran, sevincimi zorakileştiren kilitli acılarımla yüzleşebilirim. Buradan bu şekilde çıkmak istemiyorum. Çıkmayacağım işte! Çocuğuma vereceğim anne bu değil! Hayır. HAYIR!

Üçüncü YEP günü çıkışında motorumuza doğru yürürken Sihka bir daha gitmeyeceğini bildirdiğinde merak ederek yüzüne bakıyorum. “Çok çocukça,” diyor, “Önceki günler iyiydi. Eğlenmiştim. Bugün hep içerideydik. Bak,” diyerek renkli kağıtlardan yapılmış bir maske uzatıyor bana. “Bunu yaptık ve daha bir sürü bunun gibi şey. Ben bunlardan küçükken yapardım. Çok sıkıldım.”

Ne zaman büyüdüğünü düşünmeye başlamışsın sen Sihkam? Mirabella’nın bize doğru yaklaştığını görüyorum. Etrafında ellerinde kağıt maskeler tutan bir kaç çocuk görüyorum. Selam verip bugünkü programın neden değiştiğini soruyorum. Dertli bir ifadeyle başbakan geldiği, ardından 50. yıl kutlamaları olduğu için her şeyin durduğunu, hiçbir yere gitmelerine izin verilmediğini, onların da bunu bu sabah öğrendiklerini anlatıyor. Sonra hiç durmadan onlar bu kadar çabalarken YEP için hiç destek alamadıklarından dem vurmaya başlıyor. Bugün olanı dağıtıyor asıl sorumu yanıtlamıyor. Haber vermiş olmalarını dilediğimi söylüyorum. “Kimsenin programını bozmak istemedik,” diyor. Ne olandan ne de habersiz kalmış olmaktan hiç hoşlanmıyorum. Sihka bir daha gelmeyecek. Zaten istemediği bir yere hayatta götürmem. Bu üç ayrı gün bana yetti. Bir daha Sihka’yı yanımdan ayırmayacağım.

Bir cevap yazın