.

Yazan: Burcu Altay

.

Ben hiç çöle gitmedim. Gidip de anlatanlardan dinledim. Dinlemesi bile onca etkileyici bir deneyimi yaşasam kim bilir neler olur diye düşündüm. Sonra sanatın var oluşuna duyduğum minnete kapıldım. Gitmediğim yerleri, yaşamadığım gerçeklikleri iliklerimde hissetmeyi hatırladım.

Sanatın tesellisi, katman dolaşan, dehliz aydınlatan, empati kanallarını açarak aynı duyguda buluşmaya dair umutlu bir arayış, doyurucu bir hemhalliktir bana göre. Haber okumak gibi değildir güzel bir yazı okumak. Gündelik hayatın akışını durduran, seni tavşan deliğinden aşağı çekerek bambaşka yerlerde gezdiren, derinlerde bin bir duygu tattıktan sonra geri getirip bırakan bir yolculuk yaratmak ve yaratılmışta kaybolmak. İyi bir anlatıcıyı, daha doğrusu yaşadığını içine bakarak aktarabilenin yolculuğunu dinlemek de aynı etkiyi yaratır.

İşte, hiç gitmedim ama çöl ile ilgili benim de anımlarım var. Anlatılanları dinlerken fiziki etkisini içime taşıyan en güçlü öğe, gündüz kaçışı olmayan sıcaktan çok daha fazlası olan kumdu. Kum, ne gündüz ne gece, var oluş gibi her dem her yerdeydi demek. Zihnimde canlanıp beni içine alan çöl, ele avuca gelmez, sürekli yer değiştiren, şekilden şekle girip her şeye bulaşan, değmesen olmaz, değsen çıkmaz, ağzına gözüne en kuytularına kaçan minicik sert noktalardan ibaret bir fon olup kuşatıvermişti varlığımı.

Ben bunları düşünürken ıssızlığımda saklanan, zihnimi yırtarak arkasındaki ışığı yazıya çeviren bir cümle düştü harf harf önüme. “Çöl, hiç durmayan yangını aralayıp seni tutup başka bir dünyaya savuran rüzgarında bile duyacağın, dişlerinin arasında çıtırdayan sert kumdur.”

Kum, hep var olan özdü. Öz, asla onsuz olamadığın halde gittikçe içinin derinlerine basıp yokmuşçasına sıkıştırdığın, hiç bilmemişin gibi yaşamaya devam ettiğin sert gerçekliğin. Ve yangın. Yangınlar… Her gün, belki geceler boyu da, kavur kavur yanıyoruz. Kötülük var oldukça, insan böyle hassas, kırılgan olunca, yangın, her dem her yerde. Ama kum, kötünün bile gözüne kaçan kum, hayatı, densizce yaratıp tek sanıp kanıksadığımız şeklinden koparıp alıyor, herkesi aynı mücadelenin içine savuruyor. İnsanın, hava gibi, su gibi, şimdinin hipnozcu cep telefonları gibi, hepsinden daha da şuursuz bir yaşamsal derdi var oysa: Etten kemikten benliğinden ayrıştırılamaz, yok edilemez, yaşamının en sert noktaları ile yaşamayı başarmak. Bastırıldıkça güçlenir öz, uzak duruşunu çalar atar üzerinden. Yok çıkışı kaçışı; sessizlik tünelinde ikrar vakti. Özün iyi ama sen ne seçtin, ne oldun, iyi mi, kötü mü, görme zamanı. Göz göze gelmeye korktuğun öz, aynı zamanda kendini görmeni sağlayacak en dibindeki tortundur. Ne kadar az bastırdıysan, ne kadar az emdiysen suyunu, tadı da o kadar az acı olur. Kötülerin acıdan öte, zehir zift dibe kakılmıştır özleri. Sertlik aynı, tat ise…

Kötünün de iyi kadar dişlerinde çıtır çıtır kum. Sırf bu kendinden kaçamayışına şahit olmak için çöle gitmek isterdim. Şimdi bir de aşı olmak var gitmek uğruna başka topraklara. Oysa, gitmek şart mı? Hep gitmek? Yollara düşmek? Kendimizi durduğumuz yerin upuzağına fırlatıp aramak? Çöl kumunu şu anda, burada, olduğumuz yerde hissedemez, kötülerimizi kum fırtınalarına savurup çalamaz mıyız? Her yer gibi, buralar da çöl, ıssız, bucaksız, yangınlı, rüzgârlı, kumlu, insanlı değil mi?

Ben, sen, covid ya da pandemi, bir de duvarlar,

iyiliği arayan insanın yarattığı nadide eserlerin tesellisiyle içimize bakıp güçlenerek,

çölde çıra, havada sorgu, kumda adalet,

iyiliğin kılıcı bakışlarına oturdukça,

belki,

hiç gitmediğimiz yerleri ve bizim olmayan acıları duyarak, önemseyerek,

tesellisiz evleri, ardını göstermeyen dilsiz duvarları kabul ederek,

gözün gözü görmediği fırtınaların birinde

tersine döner bu umarsız devran,

kim bilir…

. . . kötünün de iyi kadar dişlerinde çıtır çıtır kum . . .

Bir cevap yazın