SİHTE ve yavrusu SİHKA


.

“Yolculuk ha? Kadın başına, üstelik bir de çocukla! Ay delirmiş olmalısın ayol. Otursana oturduğun yerde!”

Çoğunluğun, sıkça da en yakınlarının verdiği tepkilere rağmen yola çıkan cesur kadınlara ithafen…

.

Sihte, benim öbür yüzüm, kendimi çok az tanırken tanıştığım, kendime giden yolda bana omuz, ışık, kök olmuş, görmesem özlediğim, kızıp bıktığımda uzaklaşıpta kopmadığım aynam, dostum.


Şöyle yazmıştı Sihte bir zamanlar:

“Kendimi bildim bileli yol, uzaklık, bilemediklerimle dağlanan hikayeler beni içine çekiyor. Ne arıyorum? Bulmak istiyor muyum? Hiç bilmiyorum. Gitmezsem huzura eremeyeceğimi söyleyen minik şeytanım omzumun üzerinde oturup pervasızca ayaklarını sallayarak huzursuzluğumun keyfini sürüyor. Herhangi bir hedefe vardığım anda ise, tüm ciddiyeti bozarak müzipleşiyor, aradığım ile bulduğum arasında uçurumlar açan şakalar yapıyor, sonra da terbiyesizce ortadan kayboluyor. Kışkırtıcı, gıcık, yanıltıcı, ahh, yine de, gel gör ki, dinlemeden duramıyorum onu. Merakın kamçısı, hareketin çivisi, acı ekşi kesifİçimde esrarengiz bir duygu, cesaretimle çarpışan, beni ürperten bir şey, minik şeytanımın mayası, varlık nedeni. Korkuyorum.

Korkularımı yenme arzumla buluştuğu yerde cesaretim şahlanıyor. Minik şeytanıma bir fiske, puf. Çalkalanmış bir şampanya nasıl ittirirse tıpayı içerden, “hazırlan Sihka, yola çıkıyoruz,” deyiveriyorum.

Bir anne, güzellikler kadar tehlikenin, kötülüğün olduğu, acı gerçeklerin maskeler ardına saklandığı bir dünyada, sıcak yuvasında oturmayıp tertemiz kalbi ve canıyla yavrusu alıp yollara çıkıyorsa bu kesinlikle, en karanlık şeytanların, evlerin güvenli sayılan duvarları arasında da rahatça cirit atabildiğini görmüş olmasındandır. Bu yeryüzü hepimizin, iyinin kötünün senin benim yavrularımızın. Sevgimden fırlayıp en derinlerimden taşan inatçı bir güçle yavrumu koruyorum, anne olmaya çalışıyorum, evde, yolda, gece ve gündüz. Koruyamadığım yetişilememiş anların getirdikleriyle yüzleşiyorum. Küçük insanımla beraber büyüyorum. O da benimle, durmaksızın arayan ve değişen, onunla birlikte büyüyen bir anneyle büyüyor.


Gitmeyi istemenin herkese göre değişik sebepleri olabilir. Kimisi öyle yüksek bir özgüvenle büyümüştür ki, durduğu yerde kabına sığamaz ve engin ufuklara açılmadan yapamaz (Bunun sadece bir mit olduğuna dair şüphelerim olsa da bu olasılığı es geçemiyorum.) Bence geriye kalan tüm gidenlerin gitmek için çok önemli bir sebebi var; hayat bundan ibaret olamaz duygusu. 

Sihte, yanında çocuğuyla kendini yollara vuran bir kadın olarak bolca endişe taşırdı yüreğinde. O şımartılarak, güvenip yaslanarak, sığınıp güç bularak, huzur bilerek büyümemişti. Bu duyguları hep dışarıda aramıştı. Ailesinin aurasından çıkmak için ne kadar uzağa gidebilirse gitmişti. Bu, onu ne kadar dik başlı ve güçlü gösterse de o hep yalnızdı. Yalnız bir kız çocuğu, yalnız bir genç kız, yalnız bir kadın ve nihayetinde yalnız bir anne. Bugüne dek bağlılık geliştirebildiği tek yoldaşı yavrusu ile, hayal kurup da çemberinin dışına çıkamayan herkese taş çıkartacak şekilde yaşamayı başaran cesur bir kadın Sihte.

İstese de evcilleşememiş, güvenliği yalnızlıkta bulmuş, farklı bir kadın. Biraz mesafeli, kendi düşünce balonu içinde gözlemci, sık sık ‘yine felsefe yapıyorsun’ denilen türden, anlaşılmaz, karışık, derinlik sarhoşu, hüzünlü, güzel bir kadın. Bizim dostluğumuz, tanıştıktan kısa bir süre sonra şaşırarak farkettiğimiz benzerliklerimiz sayesinde başladı. Yeni yeni çocukluktan çıkıyorduk o zamanlar. Yıllar içinde ortak yabaniliğimiz, yazma tutkumuz ve hasret olduğumuz anlaşılma duygusunun hazzıyla beslenen dostluğumuz hep daha güçlendi. Havadan sudan konuşmayı beceremeyen Sihte nasıl olduğu sorulduğunda o sırada ruhunda neler dolaşıyorsa söyleyiverir. Bu benim için samimiyetin ve gerçek paylaşımın en değerli şekliyken, çoğu kişi onun heyecanlandığı, sorguladığı ya da korktuğunu söylediği şeyleri önemsiz, hatta saçma bulur. İnsanların çoğunlukla sıra dışı şeyler yapmaya karşı ilgisiz, eleştirel, hatta küçümseyerek yaklaştığını; onunsa kaldırım dışı bir ruh taşıdığını anlaması yıllar aldı. Güvensiz, titrek ve yalnız küçük Sihte, büyüdükçe aynı olma, ait olma çabası içinde acı çekmenin yararsızlığına inandı. Sis dağılmaya, yol görünmeye başladığında, yüreğinde minik bir kuş gibi çırpınan korkuyu tanımaktan mutluluk duydu. Sıklıkla dile getirdiği korkuları, artık onu hiçbir şeyden alıkoyamıyordu. Fark edilmiş, tanınmış ve kabullenilmiş olan hiçbir şeyin, istemediği takdirde, ona engel olamayacağını öğrendi.

Artık büyük resmi görebiliyordu, oturup seyretti: Bazıları sırf bu korkuya inat, görünmez dost merakla başbaşa yollara çıkıyordu, kimisi sırt çantasıyla, kimisi bisikletle, trenle, uçakla. Birlikte dünyayı gezen kadınlar da vardı, ikili, üçlü, kalabalık grup halinde. Dünyayı gezen kadınların, kendilerinden fazla hikayeleri dolaşıyordu ilgilenenlerin dünyasında. Sihte da ilgiyle takip ediyordu onları. Hem onlara karışma isteği hem de hiç kimseye bulaşmamak arasında dolanan çelişkili duyguları yalnızlığını besliyordu. O da geziyordu ama daha çok yurtiçinde. Yurtdışına çıkmayı istiyordu ama bu kadarını yapacak cesareti bulamıyordu kendinde. Ne ilginçtir ki, ancak çocuğu olduktan sonra çıktı yurtdışına. Ne kadar çok korkarsa o kadar cesurlaşıyordu.

Yanlızlığı seven, yollarda güçlü ve başarılı olan bu kadın, görünmez uzaklıklar söz konusu olunca Sihka’nın yalnızlığını düşünüyor ve sosyalleşme çağına çoktan girmiş olan bu küçük insanı bir başına yollara koyup yalnızlaştırmak istemiyordu. İşte o zaman hayaller kuruyordu. Çocuğuyla sevip anlaştığı ailelerle birlikte yola çıkmanın nasıl bir şey olacağını düşünüyordu. Herhangi bir yol arkadaşı değildi istediği. Aynı kafada, rotada, pratikte ve çocuklu. Temiz çingeneler gibi, göçebe zanaatçılıkla, sanatçılıkla geçinerek, üreterek, ürettiklerini ve dünyadan öğrendiklerini paylaşarak, az, sağlıklı ve seçiçi tüketerek… kalabalık rengarenk kocaman bir aile. Büyük renkli bir otobüs tasarlıyordu düşlerinde. İçinde piyanosu, müzik aletleri, kütüphanesi, çalışma ve dinlenme alanları…

Anne olmadan çok önceleri minicik bir karavan edinmişti. Sihka, doğduktan sonra bu karavanda geze geze büyümüştü. Bir keresinde, 5 yaşındayken, bir Ege köyünde, aynı yaşlarda köylü bir çocuğun kendi evini göstermesine karşılık, Sihka’nın parmağıyla karavanlarını işaret edip “Burası da benim evim,” dediğini yazmıştı mektubunda. Sık sık, bu evi büyütmek, yol arkadaşları edinmek, benzer hayaller kuran ailelerle bir araya gelebilmek, çocuk dostu yolculuklar kurgulardı. İlham perisi hep aynı, kahkahası hiç sönmeyen, dostlar arasında büyüyen küçük insanı, Sihirli Kalbi.

Hayali güzeldi. Yılda bir iki de olsa bir araya geldiğimizde masaya yatırırdık ışıltılı sözcüklerle aramıza çizip boyayıp süslediği hayalini. Bu tasarım harikası, tatlı mı tatlı pratik, güvenli, konforlu ve işlevsel otobüs ile çocuk dostu yolculuklar, bir modern zaman efsanesine dönüşebilirdi, veya bir başka post-modern kopuş-arayış öyküsüne. Elbette minik şeytanı onu rahat bırakmıyordu, kıs kıs gülüyordu, kaşlarını kaldırarak bilmişçe sesini kulaklarından içeri sürüyor; ‘hayalinin arkasında korku var, korku’ diye fısıldıyordu. Eee, demiştik minik şeytanına bir ağızdan, “Korku varsa cesaret de var. Hep oldu.” Minik şeytan susmuyor ve ekliyordu, “O cesaret anca sana ve oğluna yeter. Başka çocukların o kadar cesur velileri olmayabilir. Yalnız ve çocukla yolculuk… Bir düşün istersen!” 

Düşünmeliydi, minik şeytan haklıydı. Şeytanını susturmak için hep iyiliği beslemişti Sihte. Oturup onunla uğraşacak, laf dalaşına girecek, gereksiz ispat sohbetlerine dalacak değildi. Ne zaman korku, şüphe, vazgeçme, karanlık güçler karşısında sinip pusma duygusu sarsa içimizi, Pınar Selek’ten okuyup altını çizdiği, karavanının bir köşesine incecik el yazısıyla karaladığı satırları hatırlatırız birbirimize: “Hakiki iyilik kötülüğe karşı konumlanmaz. Onu aşar ve siler.”

İnsanlar çocuklarını evlere, okullara, etkinlik alanlarına kapatıp deliler gibi korur, uzmanlar çocuğun sabit bir yaşamının olmasının güven duygusu için şart olduğunu söylerken onun çocuğunu alıp bu kadar gezdirmesi ne kadar doğruydu? Bunlara karşılık, ev duygusunu beslemek için elinden geldiğince sabit eşyalar taşırdı Sihte yanlarında. Yolculukları sırasında dinledikleri engin bir müzik ve masal arşivleri vardı. Her gittikleri yeni yerde, ilk gece muhakkak “Dede Korkut: Zaman ve Mekanda Uyum” adlı Tümata’nın çocuklar için hazırladığı pentatonik müzik terapi albümünü dinlerdi Sihka ile. Her akşam, dünya tersine dönse yine ona kitap okurdu. Sihka bugün çok okuyan bir çocuk olmasını bu okumalara borçlu. Oğlunun kurduğu ilişkileri korumaya, devam ettirmeye, onları besleyecek ortamlar yaratmaya, sırf bunun için bile geziler planlamaya özen gösterirdi. Bir mektubunda şunları yazmıştı: 

“Sihka mutsuz görünmüyor, gözüm her daim üzerinde. Değişikliğe benden kolay adapte oluyor. Hep söylersin, çocuğa istediğini değil, ihtiyacı olanı vermeli. Sihka’nın yaşamına baktığımda onun ihtiyaçlarını toplumun değil, benim belirlediğimi görüyorum. Elbette toplumun belirlediği temel değer olan tüketimden bütünüyle kaçamıyoruz. Elden geldiğince. Önemli olan, benim sağlam ve dik durmam, ona babasının eksikliğini hissettirmemek için uğraştığım kadar, sıradan bir yaşamı olmamasının artılarını değerlendirmeyi ve sevmeyi de öğretebilmem. Hiç kolay değil. Ama beni asıl korkutan bu değil. Minik şeytanım, biliyorsun, kulağımın dibinde fısır fısır, anne yüreğimi dağlıyor. Topluma karşı dik durmanın yarattığı gerilimi unutup, çocuğumu koruyup kollamam, bakımını eksiksiz yerine getirmem, sağlıklı beslendiğinden emin olmam şart, tamam ama ayrıca kendi yaralarımı, değersizlik ve yetersizlik korkularımı unutup sımsıcak harika bir anne olmalı, onu anlamalı, sevmeli, destekleyebilmeliyim, çünkü o bunu hak ediyor. İşte yine, ben ve yaralarım. Sihka’nın isteyerek benden ayrı kaldığı güvenli her durum ve süre, kendimi tanıma ve güçlenme yolculuğumda minik adımlarla ilerlemek için sarıldığım fırsatlar. Homeopati, aile dizimleri (biraz tehlikeli buluyorum, konuşuruz), şifa seminerleri, müzik ve masal eğitimleri, gidebildikçe randevu alıp karşısında bittiğim terapistim, okuduklarım, yazmak… En çok öğrendiğim kişi her zaman canım yavrum. Biriciğimin hayattaki en büyük eksiği, benim ne çocukken ne de ailemin yansımasına kapılarak girip çıktığım ilişkilerimden öğrenemediğim, doğduğundan beri ona yaşatmakta zorlandığım bağ kurma ve o bağı güçlenerek sürdürme ihtiyacı. Bağ kurmayı, beslemeyi, sürdürmeyi ancak 40 yaşımdan sonra çocuğumla birlikte öğreniyorum. Düşün artık.”

Birlikte yola çıkılan kişi bir çocuk olunca, bu küçük insanın bakıma, korunmaya, yol gösterene muhtaç olduğunu, her ne kadar büyük bir insan gibi istek ve kararlarını bildirip yolculuğun dinamiklerini belirlese de, en nihayetinde onun çocuk olduğunu asla unutmamak gerek. “Çocukla Yalnız Yolculuk” demek, çocukça kalabalık ama yetişkin olarak bir başına olduğundan daha da yalnız olmak demek. Sihte için bugüne kadar kervan hep yolda düzülmüştü ama mesafeler büyüyüp konu dünyayı gezmeye dönüştüğünde, akışta olmanın yanı sıra öngörülmesi ve planlanması gereken çok fazla değişken olduğunu görmüştü. Onun için bu değişkenler üzerine düşünüp kurgular üretmek her dem bir keyif. Her durumda akışta olmak yaratıcılığını coşturuyor, karşısına çıkan her sorunu bir fırsat bilip harikalar yaratabiliyor. Gel gör ki, bunu başkalarına anlatmak kolay değildi. İnsanlar çocuklarıyla birlikte katılacakları uzun bir yolculuğun neye benzeyeceğini eni konu bilmek isterler. 

Kendisi için bir tutku olan bu yolculuk hali, Sihka için yaşamsal bir gerçeklikti. Sihte, Sihka’nın kendisi gibi yalnız büyümesini istemiyordu. Ne var ki, bunun için en başta, kendi yalnızlığını yoğurmalı, oğlunun sosyallik arzusuyla harmanlanmış bir orta yol cumhuriyeti manifestolamalı ve bu yolda dönüşmeliydi.

Yalnızlığından aldığı keyif bir yana Sihte, keşfettikçe çocuklu ailelerin yolda karşılaşabileceği sorunları bir kenara not alıyor, çözümler araştırıp kuruyordu.

Keşfetmenin sihirli keyfiyle, ardında hikayeler bırakarak ülkeyi bir baştan bir başa gezdiler anne oğul. Yetmedi, yurtdışına çıktılar. Avrupa ve Uzak Doğu arasında gidip gelerek içindeki harman yerini besledi durdu Sihte. Günleri Sihka için programlar, dünyayı keyifli keşiflerle, ışık ve güzelliklerle dolu bir sahneye çevirirken, her yerin kendine özgü şifa yöntemlerini bulup denemekten de geri durmadı. Hiç ilgisini çekmeyen tek yer Amerikaydı, “ailem gibi bir ülke, tüm işaretler böyle derken, ne işim var orada,” derdi. Güney Amerika, Afrika, Sibirya apayrı meydan okumalardı onun ruhunda. Bir yerde ne kadar kaldığın, turist misin, yaşama dahil misin önemli diye düşünürdü. Durduğu her yerde çalkalanan bir şampanyanın fırlayan tıpası gibi git duygusuyla yeniden yollara düşene dek yaşamın içine iner, öğrenme aşkıyla şaşırtıcı şeyler yapardı. Tıpa fırladığında, nereye gideceğine çoktan karar vermiş olurdu. Gidiyorum dediği yerden tamamen farklı bir alemden beklenmedik hikayeler yazıp gönderirdi bana. “Yolun sürprizi bu”, derdi; “düşüncelerimin ve planlarımın gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini asla bilemiyorum”. Akışta olmak, yolun sürprizlerini yakalayabilmek yolculuğun en değerli hediyesiydi ona göre. Her mektubunun sonunda, isminin altında, muhakkak Henry Miller’in şu sözleri vardı: “Gidilecek yer asla bir mekan değil fakat görmek için yeni bir yoldur.” 

“Yazmak zorundayım”, derdi, yazdıkça unuttuğunu, böylece içinde yeni duygulara yer açtığını söylerdi. Bilirim, yazmazsa, yaşamdan öteye geçen buğulu bir kurgu içinde zihninin peşinde sürüklenirdi.

Gezmeden, keşfetmeden, öğrenmeden ve yazmadan duramayan dostum, yazılarını paylaşmak ve para kazanabilmek için takma isimler kullanırdı. İsminin ve yazdığının bilinmesinin tarafsızca gözlem yapmasına engel olacağına inanırdı. Gezdikçe mektup halinde bana yolladığı yazıları biraz düzenleyip Sihirli Tekerler’de yayınlamayı teklif ettiğimde hemen, yazılarının klasik blog yazıları gibi olmadığını, söylemişti. Sonra bu fikir hoşuna gitti. Farklı ve tekrardan uzak olma fikri hoşuna gitmişti. 

Açık söylemek gerekirse yolladığı yazılar korkunç derecede dağınık, aklına geldikçe, ruhuna dokundukça çala kalem bir o deftere bir bu deftere yazılmış parçalar. Bir araya getirmek bin parçalı bir yapboz yapmaktan farksız. Eksik parçaları yeni yollayacakları arasında bulmayı umarken, hep başka bir yapbozun parçalarını toplar buldum kendimi. Derli toplu yazmasını istemenin de bir yararı yoktu. Yazılarını bu siteye koymaya karar verdiğimiz o gece bu konuda ondan yardım istemiştim. Ellerini, yapacak bir şey yok, dercesine açmış, gözlerini gözlerime dikip müzipçe bozuk frontal lobundan bahsetmiş ve İlaç kullanmayı reddeden bir Dikkat Eksikliği Bozukluğu vakası olarak zihninin biraz dağınık olduğunu ama olabildiğine özgür olduğunu iddia etmiş, normal olanın herkesin birbirinden farklı olması olduğunu, bu farkların da birbirini tamamlayan dostlukları yarattığını, tek dostu da ben olduğuma göre, sadece benimle dertleşmek üzere yazdığı karalamalarını toparlamanın da bana düştüğünü anlatmıştı. Sohbetini sevdiğim. Pırıl pırıl ışıklar saçan kara gözlerini çoktan tav olmuş gözlerime dikip, “yardımına ihtiyacım var,” dediği zaman ona hayır demenin ne büyük bir kayıp olacağını biliyordum. Bazen kızsam, hayal kırıklığına uğrayıp öfkelensem de, onu seviyorum, olduğu gibi. Yazdığı her şey benim için çok değerli. Bir araya getirmeyi başardığımda kayıp parçalarını gördüğüm yapbozlar, hiç anlatmadığından şüphelendiğim yaşamının gizli ve acılı bir yanını sezdirir bana. Yazılarını düzenlemek ve tamamlamasını sağlamak için elimden geleni yaptım. Şimdi elimdeki külliyatı sizlerle paylaşılabilir hale getirme vakti. Kayıp parçaları hep birlikte bulacağız.

Sihirli Tekerler, Sihte’den aldığı ilham ve fikirler ile çok şey yaptı. Yeni ve denenmemiş fikirleri insanı heyecanlandırıyor. Kimi fikirlerinin, o heyecana kapılıp orada burada bir ilham perisi gibi anlattıktan sonra başkaları tarafından gerçekleştirildiğini ve bazen hızla popülerleştiğini gördüm. Umuyorum ki hiç olmazsa otobüsle dünyayı gezme hayalini, Sihirli Tekerler Otobüsü olarak gerçekleştirebiliriz bir gün.

Bundan böyle, Sihirli Kalp Sihte’nin hem içindeki çocukla, hem de doğurup büyüttüğü değerli ve çok çok özel çocuğu Sihka ile yolculukları, gittikleri yerlerde karşılaştıkları meydan okumaları, mücadeleleri, oğluyla adımladığı veya adımlayamayıp geri döndüğü eşikleri anlatan yazıları, tamamlanır tamamlanmaz siteye yüklenecek. Dediğim gibi, bunlar gerçekten de bildiğiniz gezi yazıları gibi değil. Elbette gittikleri yerle ilgili yaşadıkça öğrenilecek bilgiler de veriyor, ama çoğunlukla hem oğluyla yaşadıkları hem de kendi içine doğru derinleşen içsel yolculuklarını anlatıyor. Okudukça, yolculuğun yüzeydeki şölenlerinin altında içimize doğru uzanan derinliklerinde yüzeceğiz. Yüzdükçe kayıp parçaları sezeceksiniz, sonunda sizin de Sihte ve Sihka ile ilgili söyleyecek öyle çok sözünüz olacak ki, siz de bu sayfanın bir parçası olacaksınız.

Burcu Altay, 28 mart 2017

Bir cevap yazın