.

Soruyorlar sana: “Neden döndünüz? Nasıl yaparsınız bunu? Biz gitmek için uğraşırken!” Meraklarında samimiler ama gitmek için uğraşmak mı? Dalga geçiyor olmalılar seninle ve en çok da kendileriyle. Gitmek isteyen gider sana göre. Bir değil, bir çok kez gitmiştin sen. Bunu bilerek yeniden geldin şehre. Sana göre bu bir dönüş değildi, yine gitmiştin, öyle gelmiştin.

.

“Hiç de içinde her şey yok bu süpermarketlerin. İhtiyacınız olan her şeymiş!”

“Süpermarket işte. Köy değil buralar.”

“Bakkalı market yapıp, bir de başına, süper, sözcüğünü eklemişler, yılbaşı ağacının üstüne takılan altın simli yıldız gibi.”

Kendi kendine mırıldanır gibisin. Yazacağın bir öyküye bir cümle düzüyorsun belki de.

Beyaz ışıkların utanmazca aydınlattığı reyonların arasında gezinirken, organik, bio, gibi kelimeleri arıyorsun ürünlerin üzerlerinde, “hiç olmazsa,” diyerek. Aynı ıvır zıvırların sayıca katlanmış teknoloji harikası tat ve paket çeşnisinin arasında gittikçe umutsuzlaşıyorsun.

“Alışacaksın biliyorsun, sen de bizim gibi rahatça sepetini dolduracaksın kısa bir süre sonra. Biz çok mu mutluyuz bu aldıklarımızdan, yediklerimizden.”

“Ne farkın var bizden,” diye geçiriyorum içimden. Yüzüme bakıyorsun, içimden söylediğim son sözü duydun ve sen de içinden cevaplıyorsun beni. Her şey yüzünden okunuyor. Hiçbir şeyi saklayamayan bir doğallıkla lanetlenmiş gibisin.

“Kargo şirketlerine kalmasam iyi olurdu.” diyorsun ürün boşluğuna dönerken. Huysuzluğun dikkat çekici bu aşamada.

“Yaa, heyecanla anlattığın ilaçsız tarım yapan köylülerin, çiftliklerin artık kargo mesafesinde kaldılar, değil mi?” Elimde olmadan sesim dalga geçer gibi. Umursamıyorsun.

“Neden o çiftliklerden birine yerleşmeyi hiç düşünmedin? Neden o köyde yapayalnız yaşadın hep merak etmişimdir,” deyiveriyorum.

Elinde bir paket, iyice yüzüne yaklaştırmışsın. Minicik yazıları okumak için uğraşırken geveliyorsun, “Yalnızlığı seviyorum, yalnız hissetmedikten sonra. Dirsek teması iyidir.”

Başka köylerde, çiftliklerde yaşayan arkadaş ziyaretlerine dirsek teması derdin. Bundan sonra ne kadar temas edebileceksin bakalım oralarla. Öyle kolay kolay gidemeyeceksin artık sen de şehirden, ben biliyorum. Sen henüz bilmiyorsun bunu. Yine de ısrarcısın, buradan yararlanmaya geldiğini düşünüyorsun. Şehrin nimetleri. Tıkanmışsın köyde. Anlıyorum, buradaki gibi insanlar oralarda da, bencil, egoist, bıkmışsın. Yıllarca sadelik içinde yaşamış, köylünün keçilerinden aldığın sütle yoğurdunu, bahçenden kopardığın domates biberle salatanı yapmışsın. Paran ancak ona yettiği için köyden uzakta dağ başında aldığın arazinin çevresini tellerle sarmayı ve üç beş meyve ağacı dikmeyi başarabilmişsin tek başına. Gelip giden yardım eden arkadaşlarının sayesinde olmuş bunlar da. Hiçbiri yerleşmemiş senin köye. Çevrendeki şehir kaçkını insanların gittikçe daha da yabanileşmiş varlığına davranışları hepsini şaşırtmış, “git buralardan,” demişler giderken, “ne işin var.” Ama sen direnmişin. Niye?

Elindeki bez torbanın içinde organik reyonundan aldığın kara lahana, havuç, patates ve soğan var. Bir de somon balığı alıyorsun. Hüzünlü bir kararlılıkla uzattığın plastik kabın içine koyduruyorsun balığını. Straforun zararlarından, yiyeceklerle temas anında salmaya başladığı zehirden bahsediyorsun balık tezgahının arkasındakine. Beyaz önlüklü, sivilceli genç uzaylıymışsın gibi bakıyor sana. Deli olduğunu düşünüyorlar, biliyorsun. Üzgünsün ama aldırmıyorsun. İlla anlatacaksın. Köylülerle de böyle konuşurdun. Ne biliyorsan paylaşırdın onlarla. Paylaşmayanları da uyarırdın, “neden bildiklerini söylemedin,” diyerek. İnsanların cehalet karşısında kafalarını sallayarak gülümsemelerine sinir olursun sen. “Bilgi sorumluluk getirir”, demiştin bir seferinde. Seninle tartışmaya çekinir dediklerine gülümseyerek kafa sallarım çoğunlukla. Yine de anlatırsın sen.

Çocukluk arkadaşın olmasam yine katlanırmıydın bana? Evet, elbette, senin kimseyi reddettiğini görmedim bugüne kadar. Hiç peşini bırakmadım senin. Kabul etmem gerek, ilginç birisin. Yapmak isteyip yapamadığım bir çok şeyi sen yaptın hep. Bazılarından vazgeçmeme neden oldun. Mesela yazmaktan. Hiçbir zaman çok para kazanamadın biliyorum. Ama köye yerleşmen, ah, sadelik içinde ormanlarda yürüyerek, köylülerle sofralara çömelerek, okuyarak, yazarak geçirdiğin onbeş sene… Merak ve kıskançlık içinde hayal ettim köydeki yaşamını, gizli gizli. Yok hayır, dereler, ormanlar, mühendis çıkıp köyüne geri dönen köylü hemşerilerin tarlaları zehire bulamamaları için yaptıkların değil, oradaki hafifliğindi özendiğim. Hafiflik severim ben, söylemiş miydim hiç sana? Hafiflik. Benim tek ütopyam.

Şimdi yine buradasın. Reyonları eleyerek geçiyorsun hızla, ara ara durup bir paketi alıp uzun uzun içindekileri okuyorsun. Kafanı sallayarak geri koyuyorsun her birini. “Organik dediği içindeki birkaç malzeme, yoksa kendi yine zehir,” diyerek elimdeki sepete doldurduğum paketlere şöyle bir göz atıyorsun. Genç kızken yediğimiz fast-foodları, içtiğimiz kolaları düşünüyorum da şu halin komik geliyor birden. “Hatırlar mısın,” diyorum, anlatıyorum. “Yine yaparız,” diyorsun, “hele bir oturtayım düzenimi, düzgün beslenmenin bir yolunu bulayım. İskender-kola yaparız ha? Kaçamaksız olur mu?”

Gülümsüyorsun. Ciddisin. Yine beni şaşırtmayı başarıyorsun. Hem bu kadar özen göster ne yediğine içtiğine, hem de ara sıra gidip kola gibi şeyler iç, olacak şey mi? Söylüyorum bunları sana. Bakışlarımı yakalıyorsun.
“Bedenimiz güçlü, eğer ona iyi bakarsan ara sıra yaptığın kaçamakları tolere edebilir, sorun yok.”
Yine haklısın. Gıcık.

Çalıştığım için olacak. Ne zaman buluşmak istesem kabul ediyorsun. Hangi ara yazıyorsun sen kuzum? Yanında hep bir not defteri taşıyorsun. Ara ara açıp notlar alıyorsun. Küçük notlar. Her şeyde olduğu gibi minimal takılıyorsun kağıt üzerinde bile. Minik resimler çiziyorsun, sadece senin anladığın işaretlerin var, sözcüklerin kısaltılmış. İsmini sakladığın gibi, fikirlerini de saklıyorsun. Başka isimle yazdığını bilen nadir insanlardan biriyim. Gittiğin her yerde bir gizemsin. Ailenden kalan parayla yaşadığını söylersin çok merak edenlere. O kadar, onlardan söz edilmesine katlanamaz, kesip atarsın derhal. Hiç ele vermezsin kendini. Kimliksiz, vasıfsız biri olmanın işine yaradığını söylersin. Gerçek yüzlerini daha rahat görebiliyormuşun insanların, öyle dersin.

Beni ne kadar görebiliyorsun? Hiç benim hakkımda yazdın mı? Ben senin en eski arkadaşınım. Hayır, biri daha var. Okul bittikten sonra bir iki kere görmüşümdür onu topu topu, bunca yıl. İlk gördüğüm andan itibaren hiç hoşlanmadım ondan. O ne üstten bakış, üstelik karanlık, depresif. O da beni sevmezdi, okul yılları boyunca beni gördü mü öpüp uzalaşırdı yanından. Umursamazca sormuştum geçenlerde. Bir araya gelemediğiniz için, “mektup arkadaşı olduk biz,” demiştin gülerek. Biz. Eklemesen olmazmış gibi. Biz de, yazışırdık seninle. Liseye geldiğimizde kısa yanıtlar yazar olmuştun mektuplarıma. Özenir, yaşamımdan detaylarla doldururdum uzun mektuplarımı ama sen… Kapanan bir gonca gibiydin. Orta okulda nasıl açıldıysan üniversitede öyle kapanmaya başlamıştın. Sonra ikimiz de evlenmiştik. Ben Amerika’ya gitmiştim. Sen ilk o zaman doğaya göç etmiştin. İkimiz de sarsılarak çıkmıştık evliliklerimizden. İşte o zaman gelmiştim köye, yanına. Yaşamındaki sadelik ve zorluk beni şaşırtmıştı. Ayağında postallar, o soğuk havanın içine dalıp bahçe duvarına dayalı nacağı alıp usulca çam odunlarını küçültüp çıraya dönüştürmen hala aklımdan çıkmaz. Ne güzel yakardın sobayı. Gürül gürül yanardı kısa süre içinde, şaşardım. Küçük kuzinende yaptığımız beşamel soslu kaşarlı karnabahar ve yanında bol yeşillikli elmalı narlı harika bir salata. Ben konuşmasam sen hiç konuşmayacaksın. Öyle sessiz, derinlerde, kendine kısık düşünce akışında. Şöyle ağız tadıyla ne eski kocalarımızdan bahsedebilmiştik, ne de dedikodu yapabilmiştim seninle. Değişmiştin. Bir daha da aynı kişi olmadın. Yine de koparmadın benimle ilişkini. İstesen koparırdın. Bir çırpıda dönüp gittiğin ilişkiler, ortamlar biliyorum. Gitmek… senin için hiçbir zaman sorun olmamıştır. Sezgilerine güvenirsin. Benimle ilgili güzel hislerin olmalı diye avunurum hep. Söylemesen de. Sahi hiç yazdın mı beni?

Süpermarketten sonra sana gidiyoruz. Fırında pişirdiğin balığın yanında salatalarımızı yerken, yol, diyorsun, yolculuk, deyip duruyorsun.

“Şöyle düşün: Hayat bir yolculuk. Nereye gitmek isterdin?”
Özensizce cevap veriyorum. Aklım ağzımdaki nefis balığın lezzetinde.
“İspanya.”
“Neden?”
“Bilmem. Hiç gitmedim.”
“Hiç gitmediğin bir yere gitmek istiyorsun?”
“Kesinlikle.”
“Güzel. Peki bu neden İspanya? Hiç gitmediğin başka bir yer de olabilir mi?”

Öylesine söylemiştim. İspanya deyince aklıma gelenleri düşününce cevap vermeye utanıyorum. Sana, her gün birlikte öğlen yemeğe çıktığım plazadaki iş arkadaşımdan, İspanyol sevgilisinden, sık sık İspanya’ya gittiğinden, üstünde başında dolaşan şahane İspanyol giysilerinden, ağzından şelaleler gibi akıveren şen şakrak anılarından bahsetmeye çekiniyorum. Gözlerini dikmiş beni izliyorsun.

“Başka bir yer de olabilir,” diyorum.
“Bir yer olmak zorunda mı?”
“Nasıl yani?”
“Bir hayale ne dersin? Yapmak, olmak, tatmak, yaşamak istediklerini aradığın, kendini tanıdığın bir yolculuğun sonunda varacağın hayal-yer. Düşün biraz, olur mu?”

Düşünmüyorum tabii ki. Hayal-yermiş! Her zamanki sen. Vaktim yok benim böyle şeylere. Süpermarket gününden beri aramıyorum seni. Bugün Pazar. Evdeyim. Özlüyorum seni. Hep özledim. Ama ben ilkokuldaki, orta okuldaki seni özlüyorum. Bu ekolojik, entel, aktivist, ağır, sorgulayıp duran halin rahatsız ediyor beni. İlk evliliğim bittikten ve seni görmeye geldikten sonra kapıldığım depresifliğe bir daha asla girmeyeceğim. Magazin hayatı, moda, dekorasyon dergileri yetiyor da artıyor bana. Böyle hafif iyi. Zaten çalışıyorum, vaktim de yok bir şeye. İşte bütün farkımız da burada. Sen de benim gibi bazen haftasonları bile çalışmak zorunda olsaydın böyle şımarıkça kontrol edebilir miydin hayatını acaba? Sanki senin yaşamın bir sanat eseri, milimetrik hesaplarla oluşturuyorsun onu. Malzemelerini araştırarak, eleyerek, kılı kırk yararak seçiyor, onları bile uzun uzun elinle şekillendirdikten sonra alıyorsun yaşamına, kucağına alıp sevip okşayacakmışın gibi. Bozulan eşyalarını tamir etmek veya ettirmek için verdiğin uğraşlar, sana aldığım hediyelerin çoğunu geri çevirmen veya ihtiyacı olan birine verivermen kadar sinir bozucu. Hayatın öyle sade, boş ama anlamlı ki. Hayatın hafif görünüyor olabilir ama kafan öyle dolu ki, dopdolu. Sözlerin, cümlelerin bile ağır, değil mi yoksa? Ağlamak istiyorum.

Evimdeki, günlerimdeki kalabalık ne zaman beni dayanamayacağım denli bunaltsa seni düşündüm hep. İncecik hafif bir beden, tüy gibi, gülle bir kafa. Hiç değişmemiş olsaydın her şey benim için daha mı kolay olurdu?
Annem babam sade insanlardı. Biliçsizce biriktirerek besledikleri savaş sonrası sendromlarını aynı bilinçsizlikle devam ettiriyorum. Hele parayla tanıştıktan sonra… Hiç olmazsa senede beş on büyük çöp torbası eşya çıkarıyorum fakirlere. Sen ne yapıyorsun? Konuşup durmaktan, soru sormaktan, hayal etmekten başka…

Ellerim ne zaman yumruk olmuş böyle. O süpermarket gününden beri öfke doluyum sana, evet. Huysuz, kendini beğenmiş ne olacak. Sen de döndün işte şehre. DÖNDÜN. Aramıza katıldın. Anlaman zaman alacak. Başka bir yol yok. Yaşam bu işte. Yolculuk bu. Ev, iş ve kazandığın parayı harcayacağın milyon renk.

Dayanamıyorum artık…

Salonumda oturmuş ağlıyorum. Haftada bir gün tatilim var, o da bana yaramıyor. Neden döndün sanki?

Telefonum çalıyor. Uzun uzun, masanın üzerinden bir peçete alıp burnumu silipte ayaklarımı sürüyerek telefona yürüyüp umursamazca açana kadar.
Sensin. Sen. Sen? Sen beni aramazsın ki! Sesin heyecanlı, cıvıl cıvıl.

“Günlerdir seni düşünüyorum. İlk defa, yıllardır ilk defa, yapabileceğini biliyorum. Yanındayım, ağlama artık, değişim bu. Müsait misin, sana geleyim mi?”

.

.

16 şubat 2017, İstanbul

Bir cevap yazın