.

Yazan: Burcu Altay


Soruyorlar sana: “Neden döndünüz? Nasıl yaparsınız bunu? Biz gitmek için uğraşırken!” Meraklarında samimiler ama gitmek için uğraşmak mı? Dalga geçiyor olmalılar seninle ve en çok da kendileriyle. Gitmek isteyen gider sana göre. Bir değil, birçok kez gitmiştin sen. Bunu bilerek yeniden geldin şehre. Sana göre bu bir dönüş değildi, yine gitmiştin, öyle gelmiştin.

“Hiç de içinde her şey yok bu süpermarketlerin. İhtiyacınız olan her şeymiş!”

“Ne aradığına bakar. Köy değil buralar.”

“Bakkalı market yapıp, bir de başına süper sözcüğünü eklemişler, yılbaşı ağacının üstüne takılan altın simli yıldız gibi.”

Kendi kendine mırıldanır gibisin. Yazacağın bir öyküye cümle düzüyorsun belki de.

Beyaz ışıkların arsızca aydınlattığı reyonların arasında gezinirken, ‘organik’, ‘bio’ gibi kelimeleri arıyorsun ürünlerin üzerlerinde, “hiç olmazsa,” diyerek. Aynı ıvır zıvırların sayıca katlanmış teknoloji harikası tat ve paket çeşnisinin arasında gittikçe kendi içine doğru çekiliyorsun. Kendini koruyorsun sözde.

“Alışacaksın biliyorsun, sen de bizim gibi rahatça sepetini dolduracaksın kısa bir süre sonra. Biz çok mu mutluyuz bu aldıklarımızdan, yediklerimizden.”

Ne farkın var bizden, diye geçiriyorum içimden. Bana bakıyorsun, içimden söylediğim son sözü duydun ve içinden cevaplıyorsun beni. Her şey yüzünden okunuyor. Hiçbir şeyi saklayamayan bir doğallıkla lanetlenmiş gibisin.

“Biz?”

“Biz mi? Ne bizi?” diye soruveriyorum şaşkın.

“Biz dedin ya demin.”

Biz, dedim sahi. Bizim gibi!

“Kargo şirketlerine kalmasam iyi olurdu,” diyorsun ürün boşluğuna dönerken. Huysuzluğun dikkat çekici bu aşamada. Silkinip kendime geliyorum.

“Yaa, heyecanla anlattığın ilaçsız tarım yapan köylülerin, çiftliklerin artık kargo mesafesinde kaldılar, değil mi?” Sesim dalga geçer gibi, elimde değil. Umursamıyorsun.

“Neden o çiftliklerden birine yerleşmeyi hiç düşünmedin? Neden o köyde yapayalnız yaşadın hep merak etmişimdir,” deyiveriyorum. Cümlelerim düşünceye dönüşemeden duygularımdan boşanıyor sanki.

Elinde bir paket, iyice yüzüne yaklaştırmışsın. Minicik yazıları okumak için uğraşırken geveliyorsun, “Yalnızlığı seviyorum, yalnız hissetmedikten sonra. Dirsek teması iyidir.”

Başka köylerde, çiftliklerde yaşayan arkadaş ziyaretlerine dirsek teması derdin. Bundan sonra ne kadar temas edebileceksin bakalım oralarla. Öyle kolay kolay gidemeyeceksin artık sen de şehirden, ben biliyorum. Sen henüz bilmiyorsun bunu. Yine de ısrarcısın, buradan yararlanmaya geldiğini düşünüyorsun. Şehrin nimetleri. Tıkanmışsın köyde. Anlıyorum, aynı buradaki gibi insanlar, bencil, egoist, bıkmışsın. Yıllarca sadelik içinde yaşamış, köylünün keçilerinden sağılmış sütle yoğurdunu, bahçenden kopardığın domates biberle salatanı yapmışsın. Paran ancak ona yettiği için köyden uzakta dağ başında aldığın arazinin çevresini tellerle sarmayı ve üç beş meyve ağacı dikmeyi başarabilmişsin. Gıda ormanı der durursun bir de. Gelip giden arkadaşlar ve gönüllüler sayesinde olmuş bunlar da. İhtiyacı olanlara yuva olacakmış güya gıda ormanın. Şiddet gören, tacize uğrayan kadın ve çocuklara falan filan… Ne zaman sorsam arazinde kalan birileri var. “Arazin deme, en az ben yaşıyorum orada,” derdin şimdi sen bana. Sen, köyde öyle, bir başına. Çevrendeki şehir kaçkını insanların gittikçe daha da yabanileşmiş varlığına davranışlarını görmüştüm, “Git buralardan,” demiştim sana köyden giderken, “Ne işin var!” Sen diretmiştin, “Burası benim sığınağım, halvet evim,” demiştin. Niye orası? Gezip durursun da neden hep oraya döner kapanır dinlenir yazar halvete girersin?

Elindeki bez torbanın içinde organik reyonundan aldığın kara lahana, havuç, patates ve soğan var, biraz da yeşillik. Balık reyonuna gidip somon balığı seçiyorsun. Hüzünlü bir kararlılıkla uzattığın plastik kabın içine koysunlar istiyorsun. Straforun zararlarından, yiyeceklerle temas anında salmaya başladığı zehirden bahsediyorsun tezgahının arkasındakine. Beyaz önlüklü, sivilceli genç uzaylıymışsın gibi bakıyor sana. Deli olduğunu düşünüyorlar, biliyorsun. Üzgünsün ama aldırmıyorsun. İlla anlatacaksın. Köylülerle de böyle konuşurdun. Ne biliyorsan paylaşırdın. Paylaşmayanları da uyarırdın, “Neden bildiklerini söylemedin?” İnsanların cehalet karşısında kafalarını sallayarak gülümsemelerine sinir olursun sen. “Bilgi sorumluluk getirir,” demiştin bir seferinde. Seninle tartışmaya çekinir dediklerine gülümseyerek kafa sallarım çoğunlukla. Yine de anlatırsın sen.

Çocukluk arkadaşın olmasam yine katlanır mıydın bana? Hiç peşini bırakmadım senin. Kabul etmem gerek, ilginç birisin. Yapmak isteyip yapamadığım birçok şeyi sen yaptın hep. Bazılarından vazgeçmeme neden oldun. Mesela yazmaktan. Hiçbir zaman çok para kazanamadın biliyorum. Ama köye yerleşmen, ah, ormanda yürüyerek, köylülerle sofralara çömelerek, okuyarak, yazarak sadelik içinde geçirdiğin on beş sene. Merak ve kıskançlık içinde hayal ettim köydeki yaşamını, gizli gizli. Yok, hayır, dereler, ormanlar, mühendis çıkıp geri dönen köylülerin tarlaları zehre bulamamaları için yaptıkların ya da ne bileyim işte şu arazi, beladan çekip çıkaracaksın diye uğraştığın çoluk çocuk kadın falan değil, oradaki hafifliğindi özendiğim. Hafiflik severim ben, söylemiş miydim hiç sana? Hafiflik. Benim tek ütopyam.

Şimdi yine buradasın. Reyonları eleyerek geçiyorsun hızla, ara ara durup bir paketi alıp uzun uzun içindekileri okuyorsun. Kafanı sallayarak geri koyuyorsun her birini. “Organik dediği içindeki birkaç malzeme,” diyerek elimdeki sepete doldurduğum paketlere şöyle bir göz atıyorsun. Genç kızken yediğimiz hazır yiyecekleri, içtiğimiz kolaları düşünüyorum da şu halin komik geliyor birden. “Hatırlar mısın?” deyip anlatıyorum. “Yine yaparız,” diyorsun, “hele bir oturtayım düzenimi, düzgün beslenmenin bir yolunu bulayım. İskender, kola yaparız ha? Kaçamaksız olur mu?”

Gülümsüyorsun. Ciddisin. Yine beni şaşırtmayı başarıyorsun. Hem bu kadar özen göster ne yediğine içtiğine, hem de ara sıra gidip kola gibi şeyler iç, olacak şey mi? Söylüyorum bunları sana. Bakışlarımı yakalıyorsun.

“Bedenimiz güçlü, eğer ona iyi bakarsan ara sıra yaptığın kaçamakları hoş görür, sorun yok.”

Yine haklısın. Gıcık.

Çalıştığım için olacak. Ne zaman buluşmak istesem kabul ediyorsun. Hangi ara yazıyorsun? Yanında hep bir not defteri taşıyorsun. Ara ara açıp notlar alıyorsun. Küçük notlar. Her şeyde olduğu gibi minimal takılıyorsun kâğıt üzerinde bile. Minik figürler çiziyorsun, sadece senin anladığın işaretler, kısaltılmış sözcükler. İsmini sakladığın gibi, fikirlerini de saklıyorsun. Başka isimle yazdığını bilen nadir insanlardan biriyim. Gittiğin her yerde bir gizemsin. Ailenden kalan parayla yaşadığını söylersin çok merak edenlere. O kadar! Onlardan söz edilmesine katlanamaz, kesip atarsın derhal. Hiç ele vermezsin kendini. Kimliksiz, vasıfsız biri olmanın işine yaradığını söylersin. Gerçek yüzlerini daha rahat görebiliyormuşsun insanların, öyle dersin.

Beni ne kadar görebiliyorsun? Hiç benim hakkımda yazdın mı? Ben senin en eski arkadaşınım. Hayır, biri daha var. Okul bittikten sonra bir iki kere görmüşümdür onu, bunca yıl. Hiçbir zaman hoşlanmadım ondan. O ne üstten bakış, üstelik karanlık, depresif, biraz ateşli tamam. Umursamazca sormuştum geçenlerde. “Mektup arkadaşı olduk biz,” demiştin gülerek. Biz. Eklemesen olmazmış gibi. Biz DE yazışırdık seninle. Yaz tatilleri, bazı hafta sonları, görüşemediğimiz her vakit. Üniversite için ayrıldıktan sonra kısa yanıtlar yazar olmuştun mektuplarıma. Özenir, yaşamımdan detaylarla doldururdum uzun mektuplarımı ama sen… Kapanan bir gonca gibiydin. Orta okulda nasıl açıldıysan üniversitede öyle kapanmaya başlamıştın. Sonra ikimiz de evlenmiştik. Ben Amerika’ya gitmiştim. Sen eşinle doğaya kaçıp köye yerleşmiştin. İkimiz de sarsılarak çıkmıştık evliliklerimizden. İşte o zaman gelmiştim yanına. Yaşamındaki sadelik ve zorluk beni şaşırtmıştı. Ayağında postallar, soğuk havanın içine dalıp bahçe duvarına dayalı nacağı alır usulca çam odunlarını küçültüp çıraya dönüştürürdün. Hâlâ zihnimin bir köşesinde yapmaya devam edersin bunu. Ne güzel yakardın sobayı. Gürül gürül, kısa süre içinde, şaşardım. Küçük kuzinende yaptığımız beşamel soslu kaşarlı karnabahar ve yanında bol yeşillikli elmalı narlı harika bir salata. Ben konuşmasam sen hiç konuşmayacaksın. Öyle sessiz derinlerde, kendinle kendine kısık düşünce akışında. Şöyle ağız tadıyla ne eski kocalarımızdan bahsetmiştik ne de dedikodu yapabilmiştim seninle. Değişmiştin. Bir daha da aynı kişi olmadın. Yine de koparmadın benimle ilişkini. İstesen koparırdın. Bir çırpıda dönüp gittiğin ilişkiler, ortamlar bilirim. Gitmek… senin için hiçbir zaman sorun olmamıştır. Sezgilerine güvenirsin. Benimle ilgili güzel hislerin olmalı diye avunurum hep. Söylemesen de. Sahi hiç yazdın mı beni?

Süpermarketten sonra sana gidiyoruz. Yol boyu araziden bahsediyorsun, işler epey ilerlemiş.

“Destek lazım, inançlı, gözü pek, aynı zamanda doğayı seven, gözeten insanlara ihtiyaç var,” diyorsun. Üzerime alınmıyorum elbette!

Yemek hazırlarken bolca gülüyoruz. Nasıl özlemişim. Sanki ortaokuldayız. Fırında pişirdiğin balığın yanında salatalarımızı yerken başlıyorsun sen yine, “Şöyle düşün. Hayat bir yolculuk. Nereye gitmek isterdin?”

Özensizce cevap veriyorum. Aklım ağzımdaki nefis balığın lezzetinde.

“İspanya.”

“Neden?”

“Bilmem. Hiç gitmedim.”

“Hiç gitmediğin bir yere gitmek istiyorsun.”

“Kesinlikle.”

“Güzel. Peki bu neden İspanya? Hiç gitmediğin başka bir yer olamaz mı?”

Öylesine söylemiştim. İspanya deyince aklıma gelenleri düşününce cevap vermeye utanıyorum. Sana, her gün birlikte öğlen yemeğe çıktığım plazadaki iş arkadaşımdan, İspanyol sevgilisinden, sık sık İspanya’ya gittiğinden, üstünde dolaşan şahane gavur işi giysilerden, ağzından şelaleler gibi akıveren şen şakrak anılardan bahsetmeye çekiniyorum. Gözlerini dikmiş beni izliyorsun.

“Başka bir yer de olabilir,” diyorum.

“Bir yer olmak zorunda mı?”

“Nasıl yani?”

“Önce biraz hayal kurmaya ne dersin? Ben gittikten sonra birden bir mucize olacak ve sen her şeyi, tüm evreni, dünyayı, kendini tümüyle değiştirebilecek olsan ilk ne yapmak isterdin? Nasıl bir yaşam yaratırdın? Özlediğin değerler yok mu? Hmm mesela kendini çok çok seveceğin, çok iyi tanıdığın, hep olmak istediğin kişi olabildiğin, kalbinin derinlerinde küçük bir modeli olan ütopik bir yere doğru yolculuk ettiğini hayal et. Düşün biraz, azıcık, ha olur mu?”

Düşünmüyorum tabii ki. Hayal kurmakmış. Hem ben kendimi sevmiyorum sanki. Her zamanki sen! Vaktim yok benim böyle şeylere. Süpermarket gününden beri aramıyorum seni. Bugün Pazar. Evdeyim. Özlüyorum seni. Hep özledim. Ama ben ilkokuldaki, ortaokuldaki, sofra kurarken birlikte güldüğüm seni özlüyorum. Bu ekolojik, entel, aktivist, aşırı duyarlı, sorgulayıp duran, sorumluluklardan bahseden halin rahatsız ediyor beni. İlk evliliğim bittikten ve seni görmeye geldikten sonra battığım o depresif karanlığa bir daha asla girmeyeceğim. Magazin hayatı, moda, dekorasyon dergileri yetiyor da artıyor bana. Böyle hafif iyi. Zaten çalışıyorum, vaktim yok bunlara. İşte farkımız da bu. Sen de benim gibi, bazen hafta sonları bile, çalışmak zorunda olsaydın böyle şımarıkça kontrol edebilir miydin hayatını acaba? Sanki senin yaşamın bir sanat eseri, milimetrik hesaplarla oluşturuyorsun onu. Malzemelerini araştırarak, eleyerek, kılı kırk yararak seçiyor, onları bile uzun uzun elinle şekillendirdikten sonra alıyorsun yaşamına, kucağına alıp sevip okşar gibi. Bozulan eşyalarını tamir etmek veya ettirmek için verdiğin uğraşlar, sana aldığım hediyelerin çoğunu geri çevirmen veya ihtiyacı olan birine verivermen kadar sinir bozucu. Yaşantın öyle sade, kendine azıcık, dışına çok ve anlamlı ki. Hafif görünüyor olabilirsin ama kafan dopdolu. Sözlerin, cümlelerin bile ağır, değil mi yoksa? Ağlamak istiyorum. Başımın külçe gibi kucağıma doğru eğildiğini fark ediyorum şaşkınlıkla. Alnımı sıvazlayıp doğruluyorum.

Evimdeki, günlerimdeki kalabalık ne zaman beni dayanamayacağım denli bunaltsa seni düşündüm ben. İncecik hafif bir beden, tüy gibi, gülle bir kafa. Hiç değişmemiş olsaydın her şey benim için daha mı kolay olurdu?

Annem babam basit insanlardı. Biriktirerek besledikleri savaş sonrası sendromlarını şuursuzca devam ettiriyorum. Hele parayla tanıştıktan sonra. Hiç olmazsa senede beş on büyük çöp torbası eşya çıkarıyorum fakirlere. Sen ne yapıyorsun? Konuşup durmaktan, soru sormaktan, acılılar diye insanları asıl yaşamdan koparıp uzaklara taşımaktan, hayal etmekten başka!

Ellerim ne zaman yumruk olmuş böyle. O süpermarket gününden beri öfke doluyum sana, evet. Huysuz, kendini beğenmiş ne olacak. Sen de döndün işte şehre. DÖNDÜN. Aramıza katıldın. Anlaman zaman alacak. Başka bir yol yok. Yaşam bu işte. Yolculuk bu. Ev, iş ve kazandığın parayı harcayacağın milyon renk. Sahi neden dönmüştün sen?

Dayanamıyorum artık.

Salonumda oturmuş ağlıyorum. Haftada bir gün tatilim var, o da bana yaramıyor. Neden geldin buralara sanki? Buralara, zar zor ayakta duranların şehrine?

Telefonum çalıyor. Uzun uzun, masanın üzerindeki kutudan bir peçete çekip burnumu sildikten sonra ayaklarımı sürüyerek telefona yürüyüp umursamazca açana kadar.

Sensin. Sen? Sen beni aramazsın ki! Ben ararım, sen uyarsın bana. Nereye gitsen bulurum ben seni. Sen beni değil, ben seni… Sesin heyecanlı, cıvıl cıvıl. Hayırdır?

“Günlerdir seni düşünüyorum. Bu sabah, dedim kendime, bu sabah ara onu, vakit tamam. Hep çağırdın beni, sonunda geldim. Boşuna gelmedim biliyorsun. Miadı doldu kendini kandırmaların dostum. İçinin kaldırabileceği son damlaya kadar içtin sistemin şerbetinden. Ağlama, ağla ya da… Değişiyorsun. Sancısız olmaz. Hiçbir değişim kolay olmadı, olmayacak da. Buradayım, yanındayım. Müsait misin, sana geleyim mi?”

.

16 şubat 2017, İstanbul

Bir cevap yazın